Din ve Anlam Krizi #1

Tanrı tasavvurlarımız çağdan çağa değişmiş. Günümüzde de binlerce tanrı tasavvuru var. Tanrı tasavvuru derken tanrıya biçtiğimiz rolü ve tanrının yaptıklarına yaptığımız yorumu kastediyorum. Reenkarnasyona inanan bir insan ile bir müslümanın veyahut bir hindunun bir hayvanı anlamlandırması farklı olacaktır. Reenkarnasyona inanan insan ölünce bir hayvanın bedenine yerleşebileceğini düşünür belki de önceki hayatında bir hayvan bedeninde olduğunu düşünür, öyle bir anlam verir. Bir müslüman Allah bu hayvanları benim için yarattı ve benim için kimisini temiz kimisini pis kıldı ve ben Allah’ın bana temiz kıldığını elimden geldiğince onun için kurban edeceğim diyerek hayvana, öyle bir anlam verir ve kurban onun için bir dini ritüeldir. Bir hindu olan Mahatma Gandhi, inek tapımını Hint dininin temel özelliklerinden biri olarak görür ve onu inekler başta olmak üzere bütün canlı türlerinin korunması şeklinde yorumlar. İnek vasıtasıyla insanlara, kendilerini diğer canlılarla beraber düşünmeleri telkin edilmiş ve dünyadaki her şeye egemen olma iddiasından vazgeçmeleri istenmiştir. Dahası onlar, milyonlarca hintlinin sütanasıdır. Mahabharata 13:82’de ise ineğin sütü, yoğurdu, tereyağı, tezeği ve idrarının günahtan arındırıcı olduğu ifade edilir. Bir hindu bu bilgiler kapsamında hayvanlara bir anlam atfeder. Şimdi islam dünyasındaki iyilik ve kötülük anlayışına bakalım. Bir fiilin iyi veya kötü (hasen veya kabih) oluşunu fayda ve zarar açısından değerlendiren Mu‘tezile’ye göre iyi fiil fayda gözetilerek yapılan, kötü fiilse zarar doğuran şeydir. Gayesiz iş yapmak abestir; şu halde Allah’ın bütün fiilleri bir gayeye yöneliktir. Bu gaye iyi, doğru veya faydalı olduğuna göre O’nun bütün fiilleri de iyidir. O fiillerini daima fayda gözeterek yapar, dolayısıyla zararlı olanı veya faydalı olmayanı irade etmez. Fayda kendisi için olamaz; çünkü O eksiklik ve ihtiyaçtan münezzeh olduğundan bir fayda teminine gerek duymaz. Şu halde O’nun fiillerinin gayesi kullarının fayda ve iyiliğidir. Binaenaleyh Mu‘tezile’ye göre Allah’ın fiillerinde gaye gözetmediğini düşünmek, O’nun abesle iştigal ettiğini ileri sürmekle aynı anlama gelir; aynı şekilde O’nun kulları için iyi, doğru ve faydalı olanı (salâh-aslah) gözetmediğini iddia edip fiillerinin kullara zararlı da olabileceğini savunmak, Allah’ı âdil olmamak ve zulümle nitelendirmek anlamı taşır (Kādî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s. 301). Allah’ın fiillerindeki hikmet ve maslahatı aklî bir gayeye değil hür iradesine bağlı bir ikram ve ihsan olarak kabul eden Ehl-i sünnet, aslah ve salâh kelimeleri yerine âdetullah, sünnetullah, tabirlerini kullanmış ve vücûb fikrini şiddetle tenkit etmiştir. Sünnî kelâmcılar aslah fikrini eserlerinin çeşitli bölümlerinde çürütmeye çalıştıkları gibi sadece bu konuyu inceleyen müstakil eserler de yazmışlardır. Muhammed b. Ali el-Mevsılî’nin Fütûḥu’l-vâhib bi-en leyse şeyʾün ʿale’llāhi bi-vâcib’i bunlardan biridir (bk. Keşfü’z-zunûn, II, 1240). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî de aslah kavramında gördüğü çelişkileri meşhur “üç kardeş” (ihve-i selâse) tartışmasıyla ortaya koymuştur. Ehl-i sünnet’e göre salâh ve aslahı yaratmayı Allah için vâcip kabul etmek, nasslara aykırı düşmüş olmanın (bk. Hûd 11/107; el-Burûc 85/16) ötesinde daha başka itikadî problemler de ihtiva etmektedir. Bunların başında Allah’ın mutlak ulûhiyyetini zedelemek, kuluna ikram ve ihsanda bulunabilme vasfını ortadan kaldırmak, kudret ve irâde-i ilâhiyyeyi sınırlamak ve “istikmâl bi’l-gayr” (mükemmelliğini başka şeyler sayesinde kazanmak) gibi ulûhiyyetin birliğine nakîse getirici yanılgılar yer almaktadır. Şayet kulu hakkında aslah olanı yaratmak Allah’a vâcip olsaydı kötüleri, inkârcıları, şeytanı ve cehennemi yaratmaz, hidayet üzere yaşayan peygamberleri düşmanlarının eliyle öldürtmez, insanlar da haklarında hayırlı olanı var etmesini Allah’tan dilemezlerdi. Gerçi Mu‘tezile bu tenkitlere cevap bulmuş, şer problemini kullara kötü fiillerinin yaratıcısı rolü vermekle çözmeye çalışmış, kâfirlerin imanla mükellef tutulmasını sevap elde etme imkânının kendilerine bahşedilmesiyle açıklamışsa da (Kādî Abdülcebbâr, el-Mugnî, XIV, 34) bu nevi yorumlar tatminkâr görülmemiştir. Çünkü Mu‘tezile’nin salâh ve aslah görüşü, insanların fiillerini faydalı bir gayeye dayanarak yaptıkları, şu halde Allah’ın fiillerinin de bu şekilde bir gayeye yönelmesi gerektiği prensibine dayanmaktadır. Halbuki insanların fiillerine bakarak Allah’ın fiilleri hakkında hüküm vermek doğru değildir. İmam-ı maturidiye göre iyi ve kötü, mutlaktır; eşyanın zatındandır bu yüzden Allah iyi olanı emreder ama zorundada değildir. İmam-ı Eş’ariye göre ise eşya zatında iyi yada kötü değildir Allah bir şeyi emrederse iyi olur, nehyederse kötü olur. Allah fiillerinde bir hikmet gözetebilir ama gözetmek zorunda değildir. Şimdi bir örnek üzerinden kötülük problemine değinelim.
Eğer bir insan sürekli kainata müdahale eden kadir-i mutlak bir tanrıya inanıyorsa kainatta olan bütün olayları tanrı ile ilişkilendirir ve tanrının bu olaylardan neyi murad ettiğini bildiğini iddia eder. Bu tanrı tasavvurunu bir örnek üzerinden tartışalım. Diyelim ki bir deprem oldu hamile, yaşlı, çocuk, genç birçok insan öldü. Bu tanrı tasavvuruna göre bu depremi tanrı yaptı ve muhtemelen insanları işlediği günahlar yüzünden cezalandırdı ve sağ kalanları da tehdit etti bu depremle. Bu tanrı tasavvurunda tanrı bunu yapacak kudrette olmakla birlikte kötüdür de aynı zamanda çünkü insanları cezalandırmak için kötü bir yolu seçmiş ve masumlarda (bebekler) haksız yere ölmüştür. Bu haksız yere ölenlerin şehit olması kadir-i mutlak bir tanrının niye böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. Neden tanrı kurunun yanında yaşı da yakmıştır? “İmtihan” yüzünden mi? Oysa kadir-i mutlak bir tanrı imtihan etmek zorunda olmadığı gibi imtihan için acılı bir yolu da seçmek zorunda değildir. Hangi nedeni öne sürersek sürelim tanrı o nedeni bertaraf edebileceği için dediklerimiz saçmalık olacaktır. Tanrının o depremde herkesi affedip cennete koyacağından emin olsak bile bu bize tanrının neden böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. “İmtihan” ve “kader” dindarları rahatlatabilir ama ben tanrının muradının ne olduğunu anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü bize açıklanan her gerekçeye neden sorusunu sorabiliriz ve bu da olayı iyice içinden çıkılmaz bir hale sokar. Ayrıca olaylara Esma-i hüsna gözüyle baktığımızı düşünelim. Allah Kadir’dir bu depremi yaratmaya, Allah Hakim’dir hikmetsiz iş yapmaz, Allah Ğafurdur kullarını affeder, Allah Adildir vs. Şimdi Allah’ın Kadir, Hakim, Ğafur, Adil isimleri ile birlikte deprem hadisesini düşünmek ne demektir? Allah’ın diğer isimlerini de düşünürsek ve Allah’ın bilmediğimiz isimlerinin de olduğunu varsayarsak bu deprem hadisesini ihata edecek, tam olarak kavrayabilecek şekilde düşünmek imkansızdır. Ayrıca Tanrının bu acılı yolu seçmesi bir zorunluluksa tanrı acizdir eğer zorunluluk değilse zalimdir diyebiliriz ama başından beri islam teolojisine göre konuştuğumuz için islam teolojisine burda cevap hakkı doğuyor. Buyrun islam teolojisini dinleyelim: (benim şahsi kanaatimdir)

Allah Kur’an’da kendine Ğafur der, Rahim der; ama Kahhar, Cabbar ve Şedidul İkab da der. Yani tanrı çoğu dindarın zannettiği gibi iyiyim demez sadece istediğimi yaparım der bizim anlıyacağımız şekilde “Adil” dir. Ama bu adilliğin ölçüsü yine kendisidir bizim zihnimiz değil. Hem iyi olmak zorunda da değildir. Allah’ı kendi fikirlerimizle, kavramlarımızla anlamak zorundayız ama Allah bizim onun hakkında iddia ettiğimiz hiçbir şeye uymak zorunda değildir ve Allah’ın faaliyetlerini anlamamıza yarayan dil gibi kısıtlı bir araç ile Allah’ı ve yaptıklarını ve bu yaptıklarını hangi neden ile yaptığını bilemeyiz sadece zannedebiliriz. Kısacası tanrı iyi ve kötünün yaratıcısıdır yoksa ne iyidir ne de kötüdür. Allah iyi ve kötüden münezzehtir. Çünkü islam iyinin ve kötünün referansı benim diyerek sonsuz ihtimaldeki referansları teke indirir bu bağlamda islam tevhid dinidir yani varılan her yargının tek referansı benim der. Ve Allah hayat oyununu kuralına göre yani insanın aklına göre değil kralına göre oynar yani kendine göre. O yüzden islam teolojisine göre Allah’a “sen o insanları öldürdüğün için zalimsin” diyemeyiz çünkü tüm yaratılanlar Allah’ın mülküdür ve mülk sahibi mülkünde istediği gibi davranır bu bize zalimce gelebilir ama zalimliğin ölçüsü de din olduğu için islam teolojisi açısından buna zulüm diyemeyiz. Ben kısacası Allah’ın bir fiili ne zaman yarattığını bilemediğimiz (çünkü zamandan bağımsızdır) gibi bir fiili de neden yaptığını, o nedeni neden o sonuç ile bağladığını bilemeyeceğimiz kanaatindeyim bize bildirdiği hususi şeyler müstesna. Çünkü Kadir-i mutlaktır istese başka ihtimalleri de murad edebilirdi. Ama avam cevap ister, hayatına anlam katmak ister ve din onların hatırını kırmaz cevap verir şunu şu yüzden yaptım der avam daha derine inmez, tatmin olur ne mutlu onlara. Ama biz duramayız çünkü derinlerde başka hazineler var. Bir ayette “Dileseydik elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!” (secde 13) diyor. Avam, Allah ezelden karar vermiş, demek ki olacağı varmış, Allah’ın va’di haktır der. Akıllarına peki niye böyle demiş, demese olmaz mıydı gibi soruları sormak gelmez çünkü din onlara bir sınır çizip hayatı anlamlandırmıştır bu anlamı kaybetmemek için sınırı ihlal etmeyeceklerdir ama “edebiyat” serbesttir. Dediğim gibi tanrının fiillerinin hikmetinin bilinemeyeceği iddiasındayım ama bunun anlam kriziyle ne alakası var? Ben kötülük problemi yüzünden çıkan anlam krizlerini kötülük probleminde bir sabite oluşturarak savuşturma niyetindeyim (her ne kadar bu sabitenin kıyamete kadar süreceğine inanmasamda). Şöyle ki: dindarların ‘tanrı iyidir ve ateistlerin tanrı kötüdür tartışması’ saçma bir tartışmadır çünkü Allah iyi ve kötüyü ben belirlerim derken ateist benim aklımdaki iyi tanımına uymuyorsun der halbuki dinin böyle bir iddiası yoktur. Din, “iyiyi ve kötüyü bana göre belirleyeceksin aklına göre değil” der. Eğer aklımız ile belirliyebilseydik pek çok aklın müslümanlar gibi düşünmesi gerekirdi ama küffar çoğunluktadır demek ki ölçü evrensel akıl değil islamdaki akıldır yani dindir, vahiydir. Ayrıca bu iddiamız ile ateistlerin din kötüdür iddiası bertaraf oluyor çünkü dine kötü demeleri için din ile ortak bir iyi ve kötü tanımına sahip olmalıdırlar ama islama göre iyi ve kötü ile bir ateiste göre iyi ve kötünün farklı olduğu aşikardır. Din adamları veya ateistler sürekli tanrı tasavvurumuzu değiştirmeye çalışır. Biz de ya duymazdan geliriz yada herhangi birini kabul ederiz. Bu bağlamda “din ile bilim çelişmez” diyen biri ile “din ile bilim bazı noktalarda çelişir ama sonunda islamın dediği haklı çıkacaktır” diyen biri ile veya “din ayrı bilim ayrıdır” diyen birinin dünyayı anlamlandırmaları çok farklı olacaktır. Biri Kur’an ayetlerini bilim ile açıklamaya çalışırken diğeri bilimden bağımsız tutmaya çalışır ötekisi ise çokta karışmasın diye daha temkinli davranır. Said Nursi’nin dediği gibi “dünya ahirete nispeten zindan hükmündedir” o yüzden ahiret inancı bizi pek çok dinden ve ideolojiden farklı düşünmeye sürükler. Dine bakışın değişme sürecinde anlam krizleri çok olur. Ruhi boşluklar ve depresyonlar yaşanır. Korku ve endişe zirvededir çünkü her şey gitgide muğlaklaşır. Peki tanrı tasavvurumuzun veya dine bakışımızın zamanla birlikte değişmemesi mümkün mü?

Kaynaklar;

1. https://islamansiklopedisi.org.tr/aslah

2.

3. https://youtu.be/sW9mvebqJj0

Düalizm ve İslam #2

İslam dünyasında sürekli akıl ve vahiy çatışması olmuştur her ne kadar kendini Hıristiyanlıktaki gibi göstermesede. Müslümanların artık şunun farkında olması lazım “vahyin nerde bitip aklın nerde başlıyacağı belli değildir ve bu sınırı hiç kimse çizmemiştir ve çizemezde ancak çizdiğini zanneder. Çünkü akıl da tekamül eden bir şeydir mesela eskiden Tanrı’nın insanı kurban etmemizi istediğine inanan insanlar vardı ama şimdi bu artık aklın konusu olmuş ve hiçbir vahye gerek kalmadan bunun yanlış olduğu ifade edilebilir olmuştur. Sürekli tekamül eden bir şeye sınır çizemezsiniz.” Yine benzer şekilde fizik ve metafizik dualizmini düşünürsek “fiziğin nerde bitip metafiziğin nerde başladığı belli değildir o yüzden dinler kendilerini fizik (akıl) ile de temellendirmeye çalışır, fizikte sıkıştığı yerde topu felsefeye, dine atar yada rastgeleliğe sığınır. İşte akıl ve vahiy, fizik ve metafizik birbirinden keskin hatlarla ayrılmadığından ve müslüman gruplar veya alimler bu hatları çizdiklerini sandıkları için birbirleri ile münazaraya girmişler, giriyorlar. Mesala 20. yy da modernist müslümanlar ortaya çıktı ve islamı modern bir şekilde yorumlamaya çalıştı. Yaptıklarının mahiyeti ayrı bir mevzu ama şurası kesindir ki modern çağ başlamadan islamın modern bir yorumunu yapamazlardı. Ve hiçbir insan Kur’an’ı anlamaya çalışırken asla “ırkından, bilimden, dünya görüşünden, kültüründen” bağımsız düşünemez. Bir takım bağımsız düşünceler olabilir ama bunlar azınlıkta kalır. O yüzden biz bunun farkında olarak islamı yorumlamaya çalıştığımızın farkında olmalıyız. Yoksa herkes tarafsız ve bağımsız olduğunu iddia ediyor ve “hır” çıkıyor. Mesela bir asır önce kuantum fiziği yoktu yada kimse uzaya çıkmıyordu yada yapay zeka yoktu ama dünya bu hızla değişime giderken bizim islam algımızın 1000 sene öncesiyle aynı olması gerektiğini iddia etmek akılsızlıktır. Ayetlere yapılan yorumlar da değişebilir ve bu ayeti eğip, bükme olarak anlaşılabilir ama unutmayalım müteşabih ayetleri eğip bükmeden konuşamıyoruz misal Allah ademi iki eliyle yarattığını söylüyor hiçbir müslüman “Allah el demişse eldir kıvırmaya gerek yok” demiyor aynen öyle de akılların (icma olursa) muhal olduğunu söylediği yerde te’vil farzdır hele ki sorgulamanın zirve de olduğu bu asır da. Yanlış anlaşılmasın Kur’an’ı günümüz bilim veya ahlak kurallarına indirgeyelim demiyorum sadece indirgemeye çalışanları tekfir etmiyelim, hor görmeyelim bu doğal bir süreç diyorum. Benim önerim hem dini hem bilimi iyi bilip ikisini de ona göre konumlandırmak ama müslümanların hem dini hem de bilimi bildiğini zannetmiyorum. Şimdi dualizm ve aristo mantığı ile bağlantılı olarak bunların islam dünyasındaki yansımaları üzerine birkaç mevzuya değinmek istiyorum. İslam dünyası hz peygamberin ölümünden sonra yeni sorunlarla karşılaştı (cemel, sıffin, haricilik vs) ve bu sorunlarla birlikte yeni sorular ortaya çıktı (büyük günah işleyen kafir olur mu? İnsan davranışlarında hür müdür? Allah’ın sıfatlarının keyfiyeti nasıldır? gibi.) ve yaklaşık 2. Hicri asırda mutezilenin katkılarıyla “kelam” diye yeni bir disiplin oluştu. Bu disiplin ayetleri akıl ile yorumlamaya çalışıyordu yani ‘akıl ile nass’ı birlikte kullanıyordu ama selefi salihin buna çok karşı çıkıyordu. Ve selefin düşüncesi imamı malik’in şu sözüyle özetlenebilir: ” istiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür, hakkında soru sormak bidattir.” İnsanın hürriyetini sorgulayan soru ile devam edelim şimdi. Alimler insanın hür olup olmadığı sorusuna üç çeşit cevap vermiş; bir kısmı hürüz demiş, bir kısmı hür değiliz demiş, bir kısmı da irade ikiye ayrılır biri cüz’i biri külli cüz’i de özgürüz külli de değiliz diyerek cevap vermiştir. Dikkat edilirse son grup soruya tam olarak cevap vermemiştir soru hür müyüz değil miyiz iken cevap hem hürüz hem değiliz olmuştur bu sorunun cevabı bu değildir. Daha doğrusu soru yanlış sorulmuştur. İşte böyle insanı iki şıktan birine mahkum eden sorular aristo mantığı ile yani klasik mantık ile yani dualiter mantık ile sorulmuş sorulardır ve hiçte medeni değillerdir. Dualiter mantığın matematiğini bugünkü bilgisayar yazılımlarında kullanıyoruz ama artık yazılıma ve matematiğe bulanık mantık girmeye başladı mesela japonya’daki maglev trenleri bulanık mantık matematiğine göre yapılmıştır. Görüldüğü gibi hem dualiter mantığın hem de bulanık mantığın sosyal hayatta farklı faydaları vardır. Ama dualiter mantığın dinde pek bir faydası yoktur çünkü bizi iki şıkka mahkum eder o yüzden bulanık mantıkla düşünmek günümüz dindarlarını daha medeni yapacaktır. Peki bulanık mantık nedir? Bulanık mantık iki zıt uçtan ziyade ara formlar hakkında fikir yürüten, fikir veren bir mantıktır. Bulanık mantıkla ilgili Alev Alatlı’nın şu yazısını okumanızı tavsiye ediyorum: http://www.alevalatli.com.tr/makale.asp?s=detaym&ID=31

Şimdi günümüze dönelim bugün bir müslümana Kur’an evrensel midir tarihsel midir sorusunu sorduğumuz zaman genelde Kur’an evrenseldir cevabını alıyoruz ama insanların aklına bu iki şıktan başkası olabileceği gelmiyor çünkü dualiter mantıkla düşünüyoruz halbuki ara formlar aramak için bulanık mantıkla düşünmek zorundayız ve bu dinde elzemdir. Sorumuza dönecek olursak Kur’an bir zamanda, bir peygambere, bir dilde, bir topluma, bir çoğrafyaya gelmiştir bu bağlamda yereldir aynı zamanda tüm insanları sorumlu tutarak ve evrensel ahlak yasaları koyması bakımından evrenseldir. Dediğim gibi dünya bilgisinden bağımsız Kur’an’ı yorumlayamayız, dini anlıyamayız. Hepimiz dinin içinde matığın işi olmaz diye düşünüyoruz ama dualiter mantıkla soru sorup, cevap veriyoruz sadece farkında değiliz. Şimdi iki soruyu karşılaştırdığımızda( insan hür müdür değil midir ve Kur’an evrensel mi tarihsel midir) hem cüz’i-külli ayrımı yapan hem de Kur’an evrenseldir diyen grub genelde kendini “ehli sünnet” olarak tanımlıyor bugün. Halbuki iki soruya verilen cevapların mantığı farklıdır ilk soruda ara form bulunmuş ve cevap verilmiş ikinci soru da ise iki şıktan birine mecburmuşuz gibi cevap verilmiştir bu bize ehli sünnet anlayışının artık orta yoldan ayrılıp iki keskin uçtan birine yaslanmaya çalıştığını gösteriyor ve bu yozlaşma müslümanlar için çok tehlikeli olabilir. Bu bulanık mantığı islam fıkhında görebiliriz mesela alimler bir konuda hüküm vermek için o konu ile ilgili tüm ayet ve hadisleri değerlendirirdi yoksa iki zahiren zıt görünen ayeti veya hadisi alıp biri muhakkak doğrudur demiyordu bütüncül düşünmeye çalışıyorlardı. Artık saf olamayız neyi, ne için, nasıl yaptığımızın farkına varmalıyız yoksa saçmalıklardan kaçamayız ve “deizm tehlikesi” yüzeyselliğinden kurtulamayız. Vesselam.

Düalizm ve İslam #1

Dünyaya baktığımızda bir düalizm görüyoruz. Yani çiftler; kadın-erkek, iyi-kötü, canlı-cansız, fizik-metafizik, varlık-yokluk, ruh-beden, somut-soyut gibi. Kitapta “Düşünüp ibret alırsınız diye her şeyden çiftler yarattık.”(zariyat 49) diyor Allah. Felsefi olaraksa “herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme” olarak tanımlanabilir. Mecusilikte ise hayır ve şer olmak üzere iki ayrı tanrı şeklinde kendini göstermiştir düalizm. Burda anlatacağım şey “kainatı düalizm ile daha kolay anlayabiliriz” değil. Aslında bu dualiter yapı ve islam bağlamında birkaç diyeceğim var şöyle ki: dualiter yapıya sahip olan şeyler girifttir, iç içedir. Birinin nerde bitip diğerinin nerde başladığı belli değildir. Sıcak-soğuk dualizmine baktığımızda şunu görürüz; sıcağın nerde bitip soğuğun nerde başladığı belli değil. Mesela sıcak bir yaz günü hava 40 derece ise serin hava için havanın kaç derece olması lazımdır? 39, 38, 37…..20….10…..0 yada eksi dereceler mi? Bu sorunun cevabı tam olarak belli değildir. Soğuk ve sıcak arasında “ılık” diye bir form vardır ama ılık kaç derecedir sorusunun net bir cevabı yoktur,ılık olan dereceyi tam olarak tayin edemeyiz. Çünkü sıcak ve soğuk birbirlerinden net bir çizgi ile ayrılmamıştır. 20 derecede ılık başlar diyemeyiz çünkü 20 derece bana göre çok sıcak size göre ılık olabilir. Canlı-cansız dualizmine bakalım. Bugünkü bilim anlayışımıza göre cansızlığın nereden sonra canlılığa geçtiğini tayin edemiyoruz o yüzden sürekli canlılık tanımlarımız değişiyor. Bu dualiter yapı yin yang sembolü ile de çok iyi ifade edilmiştir.

Görünen alemde hal böyleyken islamda bu düalizme Allah’ın bütün çiftleri yaratması olarak bakılabilir. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (Bakara, 216) ayeti de aslında dualiter yapının nasıl birbirine girift olduğunu anlatır. Dualizm bir olgudur bu olguyu bilmeden Kur’an’daki dualizmi anlayamayız. Şimdi işin karmaşıklaştığı kısma gelelim. Varlık ve yokluk kümeleri de bu dualiter yapıya dahildir ve biz Allah tüm çiftlerin yaratıcısıdır dedik ve biz Allah var mı yok mu sorusuna Allah vardır cevabını veriyoruz peki Allah yarattığı kümeye nasıl dahil oluyor? Bunu küme metaforu ile açıklığa kavuşturayım. Ben (yaratıcı), biri A (varlık) biri de B (yokluk) olmak üzere iki küme çizsem. Ve bu kümelerden birine hayat versem ve onu çizen ile ilgili yorumunu sorsam. O da bana beni yaratan bana dahildir dese burda bir çelişki olmaz mı? Çünkü ben kümeyi çizenim dahil olan değil. Yani Allah varlık kümesini yaratandır kümeye dahil olan değil. Tanrı’yı anlatırken böyle çelişkilere düşmek kaçınılmazdır çünkü Tanrı aşkın varlıktır bizler içkin. İçkin olan aşkın olanı tarif edince çelişki doğuyor. Yani aslında Allah “var” yada “yok” değildir ikisininde yaratıcısıdır. Ama dil sınırlı olduğu için bunu tam olarak ifade edemediğimizden “Allah vardır” diyoruz. Bu benim Tanrı tasavvurumdur yoksa Allah’ın yokluğu yaratıp yaratmadığı, yokluğun mahiyeti apayrı bir tartışmadır. Yine Allah için iyi ve kötü düalizmini düşündüğümüzde Allah için iyi veya kötü diyemeyiz Allah iyiden ve kötüden münezzehdir. Allah’ı kendi kavramlarımız ile açıklayamayız bu bağlamda Allah’ın sıfatları ve isimleri Allah’ı anlamamıza yarayan işaret levhalarıdır yoksa haşa Allah’ı ilmimizle kuşatmıyoruz. Ama bugün dindarların çoğu Allah’a “iyi” diyor, ateistlerin “Allah kötüdür” fikrine karşı çıkıyorlar. Halbuki Allah Kur’an’da kendisi için “ğafur, rahim” dediği gibi “kahhar ve şedidül ikab” da diyor. Yani “iyiyim” demiyor istediğimi yaparım diyor tabi buna “adil” olma diyebiliriz islam literatürüne göre. Ama herkesin kendi tanrı tasavvuru vardır. Yani benim Allahım ile sizin Allahınız apayrıdır. Ama biz genelde Allah Ğafur’dur deyip bunun mutlak olduğunu zannediyoruz ama Allah kimisini de affetmiyor demek ki bu Ğafur’luk mutlak değildir hem Allah’ın mutlak olmasını anlıyamayız zaten sınırlı olan mutlak’ı anlamaz. Biz kapasiteli canlılarız, kapasitemiz sınırlıdır demiyorum çünkü kapasite ve canlılık başlı başına birer sınırdır zaten. O yüzden Allah ile ilgili konuşmaların hiçbiri dinin aslı olamaz çünkü herkes Allah’ı kendine göre farklı olarak anlar. Bütün sınırlılıklarımıza rağmen Allah hakkında konuşulan şeylerden çokta emin olmamak lazım çünkü bu tarifler bir beşer tarafından yapılır. Bence müslümanlar “Allah iyidir, merhametlidir.” demekten, ateistler de “Allah kötüdür,zalimdir.” demekten vazgeçmelidir çünkü Allah bizim tanımlamalarımızın ötesindedir sınırlı bir varlık olan bizler sınırlı bir dille onu tam olarak anlayamayız. Sonsuz olanı sınırlı olan anlamaya çalışırsa elbette anlamaz ve bazen saçmalar ve bu saçmalamalar caizdir. Allah’ı tarif eden kavramlar benim, Allah’ın değil ,bir dakika, Allah’ın kavramı ne demek? Biz anlamak için kavramlara muhtacız Allah değil. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyaç duymadan konuşması ne demek? Bu soyutluğa ben ulaşamıyorum. Aslında bu soyut bile değil. Vesselam.