Çocuk

Sen kimsin çocuk, nesin sen? Neyden korkarsın, ne uyandırır seni rüyandan kan ter içinde? Yardım olunmadığını hissediyorsun değil mi? Herkes koltuğunu kapmış bir sen boştasın, bir tek sana yer kalmamış şu koskoca bok çukurunda. Bu gecede uyuyamadın belki bazı şeyleri bir milyonuncu kere düşündün  Yine mi çıkmaz sokak? Neden be çocuk!  Neden alemin yüzünde güller açarken senin suratın beş karış. Ahh çocuk ahhh! Yarın yine aynı şeyler olacak diye, aynı melanet düşünceler seni istila edecek diye yaşamak istemiyorsun biliyorum. Ne istiyorsun be çocuk! Senin payına da bu düştü işte. Niye kaldırıyorsun başkasının sevincine kafanı Bakma! Bekleme! Ey kafanı geç yanından. Hep yangınına su serptin ama o köz hep alevlendi değil mi bir yerden yolunu buluyor şu karanlık. Ne olsun istiyorsun be çocuk! İlahın olmadığını görmüyor musun? Varsa bile sanane bundan. Önünde ölüm var ölüm Düşüncenin ne gereği var ölüme sessizlik yakışır. Hep söyledim sana boş bu sözler neden açtırıyorsun ağzımı biliyorsun hayır konuşmam ben. Bilirsin teselli de vermem. Ne ihtiyacın var bana? Uyu.. Uyu.. Uyu…

23:58 10.01.2021 pazartesiye ramak kala

İmgelem Savaşları

Rüzgarlar koşuyor doludizgin atlarla Heveslerin son nefesine ramak kaldı

Ey boşuna yaşamak hoş geldin! Hoş geldin absürd! Hoş geldin cünun!

Kafaya dikdikçe birbir avlıyorum özlemleri. Ciğerime sindikçe duman sisin ardında birkaç silüet beliriyor.

Ahh! Aşk devine devine ne zevklere daldırdın bizi!

İki gözüm önüme aksın ki yaşamak istiyorum. Tutkuyla, tutkularımla.

Yalan söylüyorsam yarını görmeyeyim kafamın içinde beni öldürmek isteyen bir şeyler var.

Şafak şafak aydınlanıyor şu duygu denen dipsiz kuyu

Hey Sen! Yalnızlığa sataşan! İyi kavra yüreğini! Issız ıssız bırakma onu! Karanlığa ışık ol! Çıt çıkmıyorsa bir çıt çıkar! Yoksa eğer var et ona huzurunu!

Melankolia

Gökyüzüne tepeden baktım alçak duygular epeyi küçüldüler

Varolan kozmosun içindeki varoluşsal sancı organım titredi, sancıdı. Arabesk çekti canım son damlası kaldı kadehte ab-ı hayatın

Sonsuz yüzünü düşündüm içimdeki dehlizde büyüttüm seni

Havsalaya sığmayan acılara isim bulmayı bıraktık çünkü onlar çabuk taşarlar ufacık duygu kuyusundan

Son rüyamı freud çözümledi bastırılmış çöpmüş ruhum, sızı almış hayalim, hissislik semptomu normalmiş

Son boyuttan bakıyorum miniklere hepsi inanmazsa yok olucak. Kader kalemlerinin insafı da, cezası da anlamsız gibi ama tanrı basar cezayı

Son kardeşte bıraktım ağlamayı kaybettim yenildim, unuttum

Ben varım: Sondan sonsuzu çıkarmaya niyetli aptal iyimser

Kendini rust cohle gibi üzmek anlamsız niçenin hiçliği de anlamsız. Anlamsızlığın anlamsızlığını görüyorum yokluktan yaratıldığımdan belki.

Son müjde derin bir nefesti, tebessüm öldü hastalık ile dertler derya doğrulmaz belim

Son trende aradım seni koştum peşinden yıkıldım yere bir göz yaşı boğdu beni yokluğunda.

Özleme söz söylenmez boğazdan geçmez çünkü kelimeler.

Yeşil ağaçlardan, dağlardan, kuşlardan, derelerden kurdum cenneti

Her yerde kendimi buldum bana benziyordu her şey. Sonsuz bir döngü beni bana anlatır.

Çok üzgündüm duyamadım ideolojilerin sesini

Sevmedim kitap kokusunu toprağın ki ise senden sonra hoş göründü

Umutsuzluk kafesteki kuş, çaresizlik bembeyaz bir kağıt

Bir şey demenin anlamsızlığından çıkıp üç beş kelam yazacak kadar ömrüm

Oyalama beni gerçeği söyle öleceğim değil mi? Öyleyse unutmayı bağışla!Bir de bir kaç güzel anı üfle çocuk ruhuma!

Söylesen gönül susmaz, sussan kırılır volkan gibi kızgın anılar, ayrılıklar. Son bulsun bu öykü gelmeden kader…ecel…azrail

Uslanmaz

Uslanmaz bir çoğrafyanın, uslanmaz evlatlarıyız. Maziden gelir kinlerimiz bu yüzden öfkelidir bugünümüz.

Bitmez huzursuzluğumuz, yarınlarımız mahpusken. Bitmez ümitsizliğimiz, duyulmazken sesimiz.

Geleceğimizin üstüne bir ayı oturmuş. Sevimsiz, şuursuz, tehditkâr. Şansla, kaderle taklalar ata ata geldik bugünlere. Yarınımız ürkek, bugünümüz hırçın, dünümüz kararsızdır.

Bir virüsün, bir zengini öldürebilme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Ölümden adalet bekleniyor. Hayır Efendiler! Ümitsiz olabiliriz, öfkeli olabiliriz ama akılsız değiliz. Doğayı biliriz biz. En az insanoğlu kadar adaletsizdir.

Emeğin sermayedarlar için sömürüldüğü bir zaman bu, her zaman ki gibi. Namussuz namussuz canavarlar geziniyor etrafımızda. Ölü bedenlerin harcandığı bir menfaat masası kurulmuş.

Kimse hesap vermiyor. Kimse hesap sormuyor. Kimimiz trende, kimimiz bir apartman dairesinde ölüyor. Vergilerimiz nereye ödeniyor kimse bilmiyor.

Rant, yolsuzluk; orman, doğa, yeşillik dinlemiyor. Betonlar çirkin çirkin gülüyor suratlarımıza.

İfade özgürlüğü zindanlarda kol geziyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, 40 milyon akıllı çıkarmaya çalışıyor.

Umudumuz, devin sırtına çıkmaya çalışan üç-beş cüce. Sitemimiz var suskunlara, hiçbir şey olmamış gibi yaşayanlara.

Tüm mesele kadın. Kadının cinselliği, kadının arzusu, kadının fitnekarlığı. Kadın, günah keçisi. Kadın şuursuz. Ne kadar şuursuz? Erkek kadar.

Toplumların görgü kuralları var, ahlak kuralları var, din kuralları var ama mantık kuralları yok. Bu yüzden bitmiyor tartışması, farkedilmiyor akılsızı.

Mantık neden evrenselleşmiyor?

Hayatla sürekli olarak mayalanan bir dünyada yaşıyoruz. Birkaç elementin toplamıyız. Kendisini anlamakla uğraştığımız doğanın içinde doğduk gerçi çoğumuz doğayı anlamaktan ziyade anlamlandırmaktan hoşlanıyor. Bizi farklılaştıran unsurlar bu anlamlandırma ile birleşince ortaya farklı dinler, inançlar ve ideolojiler çıkıyor. Ve biz aynı zamanda toplumsal hayvanlarız. Bu toplumsallık anlamlandırma ihtiyacımızla çiftleşince ortaya nurtopu gibi savaşlar ve kutuplaşmalar tevellüd etmiş. Yaklaşık 200 yıl önce bu anlamlandırmaların rasyonel olmadığını anladık. Böylelikle anlam veren insan ile akıllı insan arasındaki uçurum genişleyerek büyüdü. Bu uçurum bir kenarda dururken bir de dinlerini mantıklı zemine oturtmaya çalışan insanları müşahede ediyoruz. Ben inaçlarımıza fantazi diyorum ve akıllıca olmadıklarını iddia ediyorum ama burda tek tek inançları iddiamı doğrulamak için irdelemeyeceğim. Genel kabullerimden yola çıkarak mantığın neden evrenselleşemediğini açıklayacağım. Öncelikle anlamlandırma bireysel bir süreç değildir. Toplumla birlikte yapılır o yüzden çoğumuz toplumumuzun bizim için “seçtiği” dini benimsiyor. Toplumsal olan nezdinde de menfaatler önemlidir, hakikat değil. Yani toplum bencildir, hakikat talibi değildir. O yüzden bugün pek çok müslüman mültecilerden hazetmez çünkü kendisi için harcanması gereken para başkası için harcanmıştır ve bu sinirbozucudur. Bu kişi her ne kadar dindaşı ya da komşusu olsa da. Bazen müslümanların bazı ülkelerdeki karışıklıklardan hoşlandığını görüyorum hatta bu da yetmiyor beddua ediyorlar. İnsanoğlu çok asgari bir beyinle yaşar. Azıcık ölümü, geleceği düşündüğünde hasta olur; anlamsız kaldığında korkar, çıldırır. Bu da bizi bilmekten ziyade inanmaya zorluyor. Ardından da “hakikatin” taassubu başlıyor. Hakikati ‘siz bilmezsiniz ancak biz biliriz’ diyen bir güruhun müstebid ve istilacı olmaması neredeyse imkansızdır. Öte yandan insanın hakikati bilemeyeceğine inanması ise mümkün görünmüyor. Olgunlaştığına inanılan fikirler kümesi, toplumlara empoze edilmeye çalışılır ve muhakkak bir sömürü aracına dönüşür. “Hakikatin” yarattığı sömürü spektrumundan payını almaya çalışmak anlam veren insanın tarihini yaratır. “Hakikatin” tüm bu yaptıkları yetmezmiş gibi yarattığı akıl ve ahlak ile din namına toplumları kutuplaştırır. Sonra anlam veren insan varolan ortak zemini de tahrif ederek içteki sıkıntıları dış dünyada konumlandırır. Bu da politik insanın gazabını meşru kılar. Bir de bu ortak zemin tahribatından bihaber dinlerini evrenselleştirmeye, mantığı görecelileştirmeye çalışanlar yok mu! Mahvediyorlar sinirlerimi.

Velhasıl var olan anlam kümeleri mantığın yol bulmasına izin vermiyor. O yüzden görecelilikten sıyrılıp tüm dünyada geçerli bir mantığı benimseyemiyoruz. Ayrıca anlamsız yaşamayı öğrensek dahi daha rasyonel olup olamayacağımızın garantisi yok. Akıllı olun!

Başka Bir Şey Var Bu Akşam 🌙

Veda suskunluğu var bu akşam. Umudların, hüzünlerin sesi geliyor bir yerlerden. Öfkeler kükrüyor, kahırlar hıçkırıyor başka bir şey var bu akşam.

Zamansız sevdaların kahır dolu evlatları yasa gömülüyor, keşkeler toplanmış bir bir intihar ediyor. Başka bir şey var bu akşam.

Gökyüzü alabildiğine manalı. Ev sahibi yıldızlar misafirlerine gülümsüyor, ay yakamozla arz-ı endam ediyor.Başka bir şey var bu akşam.

Binlerce mülteci sevda sıra sıra dizilmiş, ayrılık kokuyor, karanlık bakıyorlar. Sözün bittiği yerde anlamsızlaştı kelimelerim. Kayıp sözcükler gizemini yitirmiş, söylenmemiş sözcükler boğazlarda düğüm düğüm başka bir şey var bu akşam.

Sevgiliye uzatılan el boş kalmış, bir ezgiye ağlayan binlerce hıçkırık, bir resme kitlenmiş binlerce göz var.Teselli faydasız, yürek arsız, sözcükler sessiz sessiz büyüyor.Çağrışımlar sonsuz kıvılcımda bu gece.

Kirli sakallı bir adam bağırıyor: “Penceresiz kaldım, kurtlar sofrasına düştüm, olmasaydı sonumuz böyle.” Bir Ahmet geçiyor gözümün önünden, bir Yusuf. Bir Sabahattin Ali geliyor aklıma, bir Atilla İlhan. Başka bir şey var bu akşam.

Sevgiden mahrum çocuklar bela oluyor dünyaya. Evladını yitirmiş ananın hıçkırıkları, feryadı kulaklarımda. Sen var ya sen! Sonsuz imgelerle başbaşa bıraktın beni. Ayrılık kitabından bir sayfa düşüyor yeryüzüne okumadan gözlerim doluyor. Bu öykünün başı da belli sonu da ama bu ayrılığın fail-i meçhul.

Gözyaşlarıyla yaldızlanmış mısralar, kimi mısralar kalem kırdırmış, kimisi rahatlatmış, kimisi tuz basmış yaraya. Başka bir şey var bu akşam.

İhanetler pişman, sevenler düşman unutamayanlar bir koca ordu boğuk boğuk sesleri geliyor. Ümitle çaresizlik çarpışıyor bir cephede, suskunlar sataşıyor kelimelere, derd-i maişet kan kusturuyor memlekete. Doymuyor hiç doymuyor birileri.

Özlenenler kıskıs gülüyor uzaklardan karşılıksız sevenlerin ağıtları kulaklarımı deliyor. Binlerce sitem yığılmış önüme, kapkara bir kitap içinde. Başka bir şey var bu akşam.

Mazinin öfkesi bileniyor yalnızlıkla, kararıyor istikbal.

Zaman denen meçhul vadide tek teselli: Aşk.

Şuan çıldırıyor, geberiyor yalnızlık, bu yılgınlık. Hayaller, savunuyor şimdiyi. Cinnete ramak kaldı. Külü soğumadı hala bu lanetin. Başka bir şey var bu akşam.

Fırsatlar kaçmış, neşe nazıyla usandırmış, sorgusuz sualsiz bir karamsarlık sarmış zihni. İmkansız aşk; huysuz, aksi, kıskanç, kan kusuyor ve kusturuyor.

Ve şair intihar ediyor…

Kalem kırılmış, sözcükler bitmiş. Masada tiktak tiktak diye vuruyor saat. Fail: Ters giden bir ilkbahar aşkı. Tek miras, iflah olmaz bir hayal kırıklığı.

Velhasıl koskocaman bir hayal kırıklığının hüznü var bu akşam.

Sen Kimsin!

Bizi biz yapan şey ne? Sen kimsin diyenlere ne cevap vermeli! Kişinin kendini tarif ettiği özellikler kişiyi özgün kılar mı? Bizi biz yapan ilk şey deneyimimizden ve irademizden bağımsız olarak işlenen genetik kodlarımızdır. Ardından deneyimlediğimiz ama özgür irade konusunda anlaşamadığımız süreçler geliyor. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık. Bu süreçleri yaşarken (sadece yaşamak yeterli gelmediğinden) kendimizi ve yaşadığımız çevreyi anlamaya ve anlamlandırmaya kalkışırız. Pusulamız: Toplum. Asıl amaç bir aidiyet ve anlam bulmaktır. İşte bu süreç sonunda sen kimsin sorusuna verilecek bir cevabımız olur. Ve bu süreçte kimliğimizin “öteki” üzerinden inşa edilmesi eleştirilmek bir yana bolca takdir toplar. Nihayetinde sağlam, özgün, farklı bir kimlik geliştirdiğine inanan birey kendini “öteki” ile tanımlamaktan çekinmez (antikemalist, antikapitalist gibi). İnsan düşmanının(ötekinin) kimliği olmadan kendi kimliğinin zayıflayacağını belki de yok olacağını görmek istemez. İstemeden de olsa kendi kimliğinin özü olan ötekine büyük bir değer verir. Değere değmeyecek şey üzerine kimlik inşa edilmez. Kendini yosunla tarif ettin mi hiç! Ya da ayakkabı bağcığıyla! Kendini öteki ile tanımlama mecburiyeti ötekini az da olsa tanımayı zaruri kılar. Ötekini yani kutuplaştırılanı, hakir görüleni, haksız olanı anlamaya yola çıkar. Çıkar çıkmasına da bu kadar duygusallığın, kutuplaşmanın olduğu yerde bilgiye çok az yer kalır. Karşılaştığı yeni bilgi, kendini konumlandırma ihtiyacı doğurur. Bu kendini konumlandırma isteği eziklik psikolojisinden de kaynaklanabilir, anlamlandırma ya da anlama ihtiyacından da kaynaklanabilir. İnsan, karşılaşılan yeni bilgiyi bağlamından ziyade kendi inançları ve önceki bilgileri ile kıyaslayarak öğrenmeye çalışır. Bazen bu yeni bilgiler ve eski bilgiler sentez yapılır ama amaç ötekini anlamak olmadığı için yapılan sentez tam bir hezeyandır. Bu hezeyanın özgünlük olarak algılanması ise tam bir cahilliktir. Okuduğum üç akademisyenin yazdığı din felsefesi kitabında islamın özü ile hiçbir alakası olmayan konular farklı dinlerinki  ile kıyaslanıp “onlarda öyle bizde de böyle” deniliyordu. Akademide de durum iyi görünmüyor. Bir müslüman mucizeler bağlamında indeterminizme sığınırken, sünnetullah bağlamında determinizme sığınabiliyor. Oysa Kur’an’ın nazil olduğu çağda ne determinist dünya görüşü var ne de indeterminist. Kur’an’ın bağlamından çıkarılıp felsefi tartışmalara meze edilmesinin makbuliyetine müslümanlar karar versin biz devam edelim! Sonuç olarak ben de ötekinden farklı olmak isterdim ama maalesef ben de sizin gibiyim. Travmalarımla, anlam savaşlarımla, sevgimle, öfkemle, egomla tam olarak sizin gibi. Hepimiz birbirimizin aynısıyız sadece öykümüz farklı. Çöldeki vaha kaybolmasın diye inanmayacaksın ama bu böyle! İllüzyon sürsün diye anlamayacaksın ama bu böyle! Büyü bozulmasın diye itiraf etmeyeceksin ama bu böyle! Nihayetinde kendini “ben ‘o’ olmayanım” diye tanımlayan bir kişinin kimlik sahibi olduğunu varsayarsak tasalanmaya gerek yok hepimiz kimlikliyiz, kişilikliyiz. Aksi halde hepimiz bir diğerini yalanlayıp yeni bir kimlik yarattığını zanneden zavallılarız. Ciddiye aldığım tek kimliğim “nüfus cüzdanım”. Diğer kimliklerden bağımsız olarak varolamam ama diğer kimliklere akılla, insafla yaklaşıyorum ama çoğunlukla kayıtsızım. İhtiyacımız olduğu söylenen şeyleri(kimlik, kişilik, karakter) sırtımıza yüklenip akılsızlığımızın cefasını çekiyor olamaz mıyız! Dayatılmamış, yaralanmamış, sahibi tarafından ciddiye alınmayan kimlikler dileğiyle…

Bugünlerde… Covid-19

Pek hoş olmayan günlerden geçiyoruz bu ara. Karantinadan sıkılan bir grup var. Dışarı çıkmak zorunda olan başka bir grup var. İkisini de kararında yapmaya çalışan bambaşka bir grup var. Bende herkes gibi virüsle ilgili haberleri ilgiyle takip ediyorum. Öncelikle günden güne televizyon izleme sürem azaldı. Çünkü kanallar çok fazla tekrara düştü ve bende takip etmekten yıldım açıkçası. Virüsün ülkemize gelmesinin üzerinden 3 hafta geçmesine rağmen maske ile ilgili tartışmalar yapıldı hala kolonya ve sabun kullanımı konuşuluyor. Aşının ise salgın filmlerindeki gibi çabucak bulunacağı zannediliyor bu yüzden aşı ile ilgili konuşmakta henüz çok erken ve absürd. Bilmemiz gerekenler bir A4 kağıdını bile doldurmaz ama televizyon programlarında saatlerce virüs konuşuluyor. Virüs ülkemize gelmeden önce “türk geni” veya “kella paça” gibi hezeyanları da unutmuş değiliz. Aşıyı Çin’in mi ABD’nin mi çıkardığını tartışırken birden bir akıllı “5G” nin virüse neden olduğunu ortaya attı. Şüphesiz komplo teorileri ile ilk karşılaşmamız değil. Bu vesileyle komplo teorileri ile ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Komplo teorileri arkalarında büyük ve kusursuz bir gücü barındırdığı için çok caziptir. Tanrımıza da güçlü ve kusursuz olduğu için inanmadık mı? Üç-beş alakalı yada alakasız olay ortak paydada buluştukça kabul etmek gittikçe cazipleşir. Komplo teorisine inanan birey şunu söyler; fikir sahibi olmak istediğim ama bilgi sahibi olmak istemediğim bir veya birkaç konu var o yüzden başkasının çalışmasını, iddiasını, inancım karşılığında satın alacağım. İnsan inanmak ister çoğu zaman, bilmek değil. Komplo teorilerini doğrulamak sabır, enerji, zaman, para ister bunların tamamı çok azımızda var o yüzden inanmak daha cazip. Beyin konfora aşıktır. Kendimize şu soruyu soralım: Virüsü Çin yapıp hepimize bulaştırdıysa ne yapacağız? Cevap: Hiçbir şey. Sadece dedikodu olsun diye konuşuyoruz. Magazini ve dedikoduyu çok seviyoruz. Bu yüzden yalan bizim dostumuz. Trump Çin virüsü diyor ne yapsın gariban onun ülkesinde de Çin’i kutuplaştırmak para ediyor. Beklersek her şeyin doğrusunu öğreneceğiz. Düşman seçmek niye! Ülkemizde de umreciler hedef gösterilerek muhafazakar kesim kutuplaştırılmaya çalışılıyor halbuki Amerika’dan gelen Erasmus öğrencileri de vardı onları kutuplaştırdık mı? Hayır. Sanırım bu ülkede hep ya muhafazakarları yada seküler kesimi kutuplaştıracağız. Buraların kaymağı da bundan çıkıyor yada kaymak tabakası mı demeliydim. Müslümanlarda geri kalmadı bu kutuplaştırma yarışından ‘Avrupa kirli, biz temiziz; onlara temizliği biz öğrettik’ demeye başladılar. Halbuki elimizde müslümanların daha az virüse yakalandığına dair bilgi yok. Yine aceleyle düşman bulduk. Taraftarlar sevindi peki gerçek değişti mi? Tarihsel gerçeklerden ziyade gerçeklerin kutuplaştırmalara alet edilmesi daha çok dikkatimi çekiyor. Yani bilgiyi işleme biçiminiz kişiliğinizi ele veriyor: taraftar. Görünen o ki ya dinimizi, ideolojimizi ya da sekülerliğimizi alet edip toplumu, dünyayı kutuplaştıracağız. Hakikati, taraftarlık olarak kodlayan beyinlere karşı sözlerim kifayetsiz. Teyakkuz elzem. Agah Aydın’ın dediği gibi “kutuplaştırma işini yerine getirmeyenlerin işine yarar. Bizi kutuplaştıranların daha güçlü olduğunu bilmemiz gerekiyor. Çünkü kavga dili kutuplaştırma pek çok insanın, maalesef, yaşadığı ıstırabı onarma girişimidir.” Agah Aydın’ın Uğur Batı ve Sinan Canan ile yaptığı yayınları dinlemenizi tavsiye ediyorum. Şunu da atlamayayım: Bazıları virüsün zengin, fakir ayırt etmediğini bu yüzden bizi eşit yaptığını iddia ediyor. Buna aslanlar bile güler:) 1000 kişinin yoğun bakıma ihtiyaç duyduğu bir ilde sadece 10 kişi için yoğun bakım yatağı varsa o yataklara kim alınır. Zenginlerin ölebilme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Adaletsizliği, virüsün yok etmesini bekliyoruz çünkü bizim gücümüz yok. Doğanın, virüsün, ölümün adaletine inanmıyorum. Bunların neden ve neye göre hedef seçtiğini açıklayacak rasyonel delilimiz yok. İnançlarımız ise sadece bizi bağlar. Görecelilik inançlıların canını yakıyor ama gerçek bu. Bu sürecin adaleti sağlamasını ben de umuyorum ama sadece umuyorum delilim yok, keşke olsa! Daha az yersek dünyada aç insan kalmayacağını biliyoruz ama ne yapıyoruz? Sadece bir virüsün adalet sağlamasını bekliyoruz. Doğa adil değildir. Sen adil olmaya çalış. Dünyadaki sermayenin çoğu üç semavi dinin inananlarında peki gelir dağılımı adaleti için ne yapıyorlar? Kendilerine sermaye biriktiriyorlar. Bugünler unutulur; adaletsilikler, eşitliksizlikler çoğalır; biz yine üzülürüz -kesemizden mi eksilecek!Doğaya kıymamızın bedeli mi bu korona bilmiyorum ama zarar vermeden yaşayamayan canlılarız. Gündelik çözümlerin yıllarca sürecek problemleri doğurduğu sır değil. Dünya küresel bir köy. Komşunu düşünmeye var mısın? Kimin kazanacağını hep birlikte göreceğiz: Kapital mi, adalet mi? Yazımı Agah Aydın’ın şu sözleri ile bitiriyorum:

Dış Dünya 🌎

Eski köye yeni adet gelmesinden korkan milletler, içine kapanır giderek dış dünyanın nesnel, mantıklı ve kederli yüzüne sırtını döner ve bunun bedelini çok ağır öder.
Şimdi içe kapanmanın zararlarını Daron Acemoğlu’nun ve James A. Robinson’un yazdığı “Ulusların Düşüşü” adlı kitabından öğrenip meselemizi daha farklı yönleri ile ele alalım.
“Bazı devletler Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın yarattığı tehditten sakınmak için ithalata yönelik tahıl üretimini bırakıp ticari faaliyetlerine son verdiler. Hollandalılarla karşı karşıya gelmektense otarşiye, kendine yetecek kadar bir iktisadi düzene kanaat getirmek yeğdi… Güneydoğu Asya halkı ticareti bıraktı, içe kapandı ve daha mutlakiyetçi bir hale geldi. Müteakip iki yüzyılda Sanayi Devrimi’yle ortaya çıkan yeniliklerden yararlanabilecek bir konumda olamayacaklardı. Ve en nihayetinde, ticaretten geri durmaları onları Avrupalılardan korumayacaktı; 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde hepsi Avrupa sömürge imparatorluğunun birer parçası haline gelecekti.
İçine kapanmanın milletleri tehditlere karşı koruduğu tam bir safsatadır. Korkan insan bu içe kapanmayı “saflık” ve “temiz kalmak” olarak da görebilir ama burası dünya günler geceleri çok hızlı kovalar ve o “saflık” bozulur. Sığınanın sığındığı kaleleri yıkmaya and içmiş ezeli bir yasa vardır. Bu yasayı ancak aklın önünde durmayan kederli düşünce avcıları anlar.
Müslümanlar dış dünyayı bilmiyorlar bu yüzden öznel yargılarını nesnel sanıp dış dünyaya kafa tutuyorlar ama gerçek şaşmaz.
Dış dünya derken olguları yani kişinin hatrı için değiştirilemeyen; bir müslüman için, bir hindu için, bir yahudi için, bir katolik ya da bir japon için, bir ingiliz için, bir kürt için değişmeyen şeyi kastediyorum. Bu bağlamda Gülgün Türkoğlu’nun “olay ve olgu arasındaki fark nedir?” başlıklı yazısı bize çok yardımcı olacaktır. Öncelikle olay, olgunun etrafına kümelenen öznel tecrübelerdir; olgu, nesnel tecrübedir. Mezkur yazının bir kısmı şöyledir:
Bir olgu üzerinde konuşurken, olaylar önem arz etmez. Olgu konuşulurken, öznel tecrübeler konuyla ilgili değildir. Olgular doğada determinedir, eğitimli her bilinç bunu anlar. Düşünce alanında, olay ve olgu farkının anlaşılamaması, ikili ilişkilerde büyük sorun yaratır. Oysa, bu geldiğimiz aşama yalnızca başlangıçtır. Henüz, neden-sonuç ilişkisini kurmayı becerdik.
Neden sonuç ilişkileri bitmiş ilişkilerdir, tamamlanmışlardır. Anda, duyu algımıza çarpanlar bize nedeni açıklamaz. Kuşkusuz, tecrübe ile artık ne olup bittiğini biliriz: Soğuk havalarda sular donar. Doğada buz gördüğümüzde, buz bize neden buz haline geldiğini anlatmaz. Soğuk fikri, katılaşmayı içermez çünkü. Neden-sonuç ilişkisini bilmek olguyu bilmemizle sonuçlanır. Hava soğudu, su dondu. Biliriz ama anlamayız.
Olgusal düşünen, gözlem ve deney takip edebilen birisinin şu soruyu sorması normaldir: Buz sudan ağır değil midir? Buz nasıl oluyor da yüzeyde tutunuyor? Neden sonuç ilişkisine göre yanıt şudur: Evet, diğer sıvılar donduklarında, hacimleri azalır, yoğunlukları artar. Su ise farklı bir özellik gösterir. Dondukça yoğunluğu azalır, bu nedenle suda yüzer; donma olayı yüzeyden başlar. Suyun yapısındaki hidrojen moleküllerinin, birbirileri ile ağ oluşturan bir yapıda bağlanma eğilimleri nedeni ile adeta bir kafes oluşur ve buz yüzer.
Bilim ile sorular sordum, yanıtlar aldım. Neden öyle olduğunu biliyorum artık, ama anladım mı? Hayır. Anlayamamanın bizde yarattığı huzursuzluğu ciddiye alırsak, bir sonraki aşamaya geçeriz: Amaç-sebep ilişkisini anlama aşamasına. Anlamak, amaç ile yakından ilişkilidir. Donmanın yüzeyden değil dipten başlaması durumunda, suda yaşayan canlılar öleceği için yeryüzünde yaşamın olanaklı olamayacağı açıklandığında “Tamam, nihayet anladım, aklıma yattı şimdi” derim. Burada, amaç-sebep ilişkisini görmüş oluruz. Sebep söz konusu olduğunda, sonuç öncüllerden çıkar. Bu mantıki zorunluluktur. Bu olayların olmasının sebebi şu sonuç içindi. Doğadaki bu akla uygunluk bizdeki akla uyduğu için, açıklama tatmin duygusu yaratır. Önceki açıklamalar, kabullerdir. Felsefenin anlaşılmasındaki güçlüklerden birisi budur. Felsefenin, dinlerin yorumunun çocukça bir tutumla yapılmasına neden, bu ayrıntının uygulanmasındaki güçlüktür. Düşünmemizi derinleştirirsek, aslında bilimde bile yöntemin, sonuç tarafından belirlendiğini anlarız.”
Yazının tamamını okumanız daha fazla istifadeye medar olacaktır. Yazıda durduğu gibi değil maalesef. Bu düşünsel süreç sancılı oluyor. Çeke bilene düşünce doğsun!
Dış dünyayı bir de mantıksal safsatalar bağlamında ele almak istiyorum. Dış dünyayı bilmeyen insanlar safsatalara bayılır. Safsata ( İngilizce: Logical fallacy, Osmanlıca: Kıyas-ı batıl), bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamadır. Safsatalar ilk bakışta geçerli ve ikna edici gibi görülebilen fakat yakından bakıldığında kendilerini ele veren sahte argümanlardır. Bu safsatalar tartışmalarda kendini ele verir mesela siz dini bir tartışmada bir kişiden alıntı yaparak argümanınızı ortaya koyarsınız karşınızdaki argümanı kabul etmek istemediği için size “bunu söyleyen adam yahudi” derse “ad hominem safsatası” yapmış olur. Yani bir argümanı ele alırken kişinin dininden, mezhebinden, ırkından bağımsız ele almalıyız. Yani tartışmada odaklanılması gereken nokta argümandır kişinin kendisi değil. Bunun gibi nice mantık safsataları vardır işte en çok kullanılanlardan biri “otoriteye başvurma safsatası” bu tarz argümanların temel yapısı şu şekildedir: Profesör A, X’e inanıyor, Profesör A otoriteden birisidir, o halde X doğrudur. Bu argüman biçimi, çoğunlukla, uzun yıllara dayanan deneyimin ya da belirli bir iddiada bulunan bireyin sahip olduğu resmi derecelerin vurgulanmasıyla ifade edilir. Bazen bu argümanın tersi de kullanılır; birisinin otoriteye sahip olmaması ve bu nedenle de iddialarının yanlış olması gerekir şeklinde ilişkilendirme hataları yapılır. (Bu bir ad hominem safsatası olarak da ele alınabilir.)
Otoriteye başvurma durumlarına gündelik hayatta sıklıkla rast geliyoruz aslında. Beyaz bir laboratuvar önlüğü giymiş birisinin konuştuğu ya da bir diş macunu reklamında her 5 diş hekiminden 4’ünün bu diş macununu kullanmanızı önerdiği gibi televizyon reklamlarında, otoriteye başvurma durumuna tanık oluruz.
Otoriteye başvurma safsataları, bir durumun, gerçeklerinden ziyade, onu destekleyen insanlar nedeniyle doğru ya da geçerli olduğunu ileri sürdüğünüz zaman ortaya çıkar. Otoriteye başvurma safsataları, açık ya da örtülü biçimlerde olabilir. Örneğin; Facebook zaman akışınızda aşağılara doğru inerken, saygın bir kişinin adının büyük harflerle yazıldığı bir alıntıya denk geldiniz (örneğin; “………” –BENJAMIN FRANKLIN), bu, otoriteye başvurmanın örtük biçimidir. Örtük otoriteye başvurma durumları, şunu ima eder: Bu sözü ciddiye almalısın, çünkü bunu söyleyen kişi Benjamin Franklin’dir. Gerçekte ise, karşılaştığınız herhangi bir cümleyi ya da iddiayı; onu destekleyen kişinin gerçekliğinden ziyade tamamen kendi gerçekliği çerçevesinde sorgulamalısınız.
Otoriteye başvurmanın açık biçimleri ise tartışmalarda çok daha yaygın biçimde görülür ve genellikle de az sayıda profesyonelin desteklediği durumları haklı çıkarmak için kullanılır. Örneğin, aşı karşıtlarıyla yapılan tartışmalarda, sıklıkla şöyle yorumlara rastlarsınız: “Aşıların işe yaramadığını ya da güvenli olmadığını düşünen birçok doktor var, bu yüzden benim iddiam da sizinki kadar geçerlidir.” Sorun olabildiğince açıktır. Bir iddianın gerçekliği, o iddianın kendi gerçeklikleri tarafından belirlenir, iddiayı destekleyen insanların yetkinlikleriyle değil. Einstein’ın din konusunda destekleyici bir cümlesinin bulunması, dini safsataların gerçek olduğu anlamı taşımaz. Tartışmada konumlandığınız yer ne kadar çatlak olsa da, sizinle aynı fikirde olan ileri dereceye sahip bir kimse bulmanız da olasıdır.”
“Bilimfili” sitesinden istifade ettiğim mantıksal safsatalar yazısının linkini aşağıda paylaşacağım şimdiden bol istifazalar!
Henüz kendi safsatalarının farkında olmayanlarla, mantık bilmeyenlerle tartışmanın lüzümsuzluğu aşikardır. Ben de üniversitede felsefe hocama sunduğum bir argümana karşı “senin o dediğini hristiyan falanca zat söylüyor” cevabını almıştım. Mantık dersine giren hoca bunu diyorsa öğrencisi ne yapsın!
Dini konularda müslümanların dış dünyayı bilmemelerinden dolayı saçma argümanlar çabuk meşhur olur. “Kur’an evrenseldir” argümanı gibi. Bu argümanın globalleşen dünyada tartışılması gayet doğaldır. Ama doğru mudur? Kesinlikle hayır. Kur’an bir zamanda, bir topluma, bir coğrafyada, bir dille indirilmiştir. Bunlar Kur’an’ı yerel yapan unsurlardır. Ama Kur’an’da evrensel ahlak yasalarının olduğu da su götürmez bir gerçektir. Şimdi ne demeli! Kur’an’ın bir kısmı evrensel, bir kısmı tarihseldir diyebilir miyiz? Cihat ile ilgili ayetler tarihseldir diyebilir miyiz? Şüphesiz bunun cevabını ben veremem. Sadece çürük bir argümanı anlattım ben. Kur’an’ın ezeli oluşu ile küreselleşmeyi bir sanmanın yanılgısı içindeyiz bu yanılgıda gerçeklere sırtımızı dönemeyiz. Kur’an’ın nazil olduğu çağda modernizm, küreselleşme, üretim-tüketim, yapay zeka, uzay gibi kavramlar yoktu benzerleri varsa bile bağlamları bugünkünden çok farklıydı. Dış dünya biraz da bağlamdır. O yüzden bağlamı bilmeyen dış dünyayı bilmez. Yani olayların hangi nedenlerden dolayı olduğunu doğru bir şekilde açıklayamaz.
Yine “bilimdeki dış dünyayı” yani gerçeğe ulaşma yolunu Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow’un yazdığı “Büyük Tasarım” adlı kitaptan (etkin kuram ve modele dayalı gerçeklik) öğrenelim..
“İnsan davranışını öngörmek için fizik yasalarını kullanmak pratikte mümkün olmadığı için “etkin kuram” dediğimiz bir yol geliştirdik. Fizikte bir etkin kuram, gözlemlenmiş belirli bir fenomeni altta yatan tüm süreçleri ayrıntılı olarak tanımlamadan modellemek için yaratılmış bir çerçevedir. Örneğin, bir insanın bedenindeki her atomla yeryüzündeki her atom arasındaki çekimsel etkileşimi yöneten denklemleri tam olarak çözmemiz mümkün değildir. Ancak pratik nedenlerden ötürü, bir insanla yeryüzü arasındaki çekimsel gücü, insanın toplam kütlesi gibi birkaç sayı ile tanımlanabilir. Aynı şekilde, karmaşık atom ve moleküllerin hareketlerini yöneten denklemleri çözemiyoruz; ama adına kimya denilen bir etkin kuram geliştirdik ve etkileşimlerin bütün ayrıntılarına açıklama getirmeden kimyasal tepkimelerde atomların ve moleküllerin nasıl hareket ettiğini uygun bir şekilde ortaya koyabiliyoruz. İnsanlar söz konusu olduğunda, davranışlarımızı belirleyen denklemleri çözemediğimiz için, özgür iradeyi bir etkin kuram olarak kullanıyoruz. İrademiz ve ondan kaynaklanan davranışımızı inceleyen bilim, psikolojidir. Ekonomi de özgür irade düşüncesinin yanı sıra insanların olası eylem rotalarını değerlendirip en iyisini seçtikleri varsayımına dayanan bir etkin kuramdır. Bu etkin kuram davranış öngörüsünde sadece kısmen başarılı, çünkü hepimizin bildiği gibi, verilen kararlar genellikle akılcı değil ya da seçimlerin sonuçlarına ilişkin kusurlu çözümlemelere dayanıyorlar. Dünyanın böyle bir karmaşa içinde olmasının nedeni budur.”
“Modele dayalı gerçekliğe göre, modelin gerçek olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır, sadece gözlemle uyuşup uyuşmadığı önem taşır…bilim için modeller yaptığımız gibi, gündelik hayatlarımızda da modeller yaparız. Modele dayalı gerçekçilik sadece bilimsel modelleri değil, hepimizin gündelik hayatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için yarattığı zihinsel bilinç ve bilinçaltı modellere de uygulanır. Gözlemciyi-bizi- duygusal süreçlerimiz ile düşünme ve idrak biçimlerimiz tarafından yaratılan dünya algımızdan ayrı tutmanın hiçbir yolu yoktur. Algımız ve dolayısıyla kuramlarımızın dayanağı olan gözlemlerimiz doğrudan değildir. Daha ziyade, bir tür mercek tarafından; İnsan beyninin yorumlayıcı yapısı tarafından şekillendirilir. Modele dayalı gerçeklik, bizim nesneyi algılayış biçimimizle uyumludur. Görme sürecinde beynimiz optik sinirlerden bir dizi sinyal alır. Bu sinyaller televizyonda gördüklerimize benzer görüntülerden oluşturmazlar. Optik sinirin retinaya bağlandığı yerde kör bir nokta vardır ve görmenin gerçekleştiği yer, retinanın merkezinde 1 derecelik bir görüş açısına ve kolunuzu uzatıp baktığınızda başparmağınızın eni kadar bir genişliğe sahip, daracık bir alandır. Yani beyne gönderilen ham veriler, ortasında bir dilek bulunan bulanık bir resme benzer. Neyse ki beynimiz her iki gözden gelen girdileri birleştirir, çevrenin görsel özelliklerini de ekleyerek oluşturduğu varsayımla boşlukları doldurur. Dahası retinadan gelen iki boyutlu veriler dizisini okur ve bundan üç boyutlu bir uzay izlenimi yaratır. Bir başka deyişle beyin zihinsel bir resim veya model yaratır.
Etkin kuramlar(fizik,kimya,biyoloji) her değişkeni hesaba katıp bir sonuca varamazlar bu yüzden bilim gerçeğin vucüd bulmuş hali değildir sadece gerçeğe dair fikir verir. Bilim nesnel gerçekliği zabt-ü rabt altına alamaz, gerçeğin ihatası imkansızdır. Yine modeller oluşturup gerçeğin peşine düşmek zorundayız çünkü düşüncenin bir tarafı sabit, diğer tarafı devingen olmalıdır.
Din taassubunun gerçeğe ulaşmayı engellemesine güzel bir örnek:
“Kopernik, Aristarkhos’un ondan on yedi yüzyıl önce yaptığı gibi, Güneş’in merkezde hareketsiz durduğu ve gezegenlerin onun etrafında dairesel yörüngeler üzerinde döndüğü bir Dünya tanımladı. Bu düşünce yeni olmamasına rağmen yeniden uyanışı şiddetli bir direnişle karşılandı. Kopernik sistemi, gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü söylediği düşünülen Kitabı Mukaddes’e karşı olarak görüldü; kaldı ki bu görüş Kitabı Mukaddes’te asla açık olarak yer almaz. Aslında, Kitabı Mukaddes’in yazıldığı zamanlarda insanlar Dünya’nın düz olduğuna inanıyorlardı. Kopernik sistemi Dünya’nın dönüp dönmediği konusunda hiddetli bir tartışmaya neden oldu ve bu tartışma, onun görüşünü savunduğu ve “Bir düşünce Kutsal Kitap’a aykırı olarak tanımlanmış olsa bile, bir olasılık olarak savunulabilir” dediği için Galilei’nin 1633’te sapkınlıktan yargılanmasıyla doruğa ulaştı. Suçlu bulundu, hayatı boyunca ev hapsine mahkum edildi ve sözlerini geri almaya zorlandı. Onun “Eppur si muove (yine de dönüyor)” diye mırıldandığı söylenir. 1992’de Roma Katolik Kilisesi Galilei’yi lanetlemenin yanlış olduğunu nihayet kabul etti.”
Dindarlar gerçeğin peşinde değillerdir çoğu zaman çünkü kendi inançlarını doğrulayacak kanıtlar aramakla meşguldürler.
Velhasıl; dış dünya ampirik sonuçlar, mantık ve bağlamdır bunlarda uzlaşmadan tartışmak boşa kürek çekmek olacaktır.
Yazımı Cemil Meriç’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum:
“Emperyalizmin taarruzlarına karşı genç zekaları uyarmak için “ideolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleri”dir demiştim. Bu düstur, ideolojiler aleyhine ideolojik bir ikazdı. Batı düşüncesinin, daha doğrusu düşüncenin reddi için bir fetva sanıldı. Yığınlar tefekküre her zaman şüpheyle bakmıştır. Bilgiyle zırhlanmamış kalabalıklar için aşırıya kaçmayan bir yabancı düşmanlığı emniyetli bir hisardır. Ama ömür boyu hisarda oturulmaz.”
İstifade ettiğim kaynaklar:
  1. Ulusların Düşüşü, Daron Acemoğlu, James A. Robinson, Doğan Kitap
  2. Büyük Tasarım, Stephen Hawking, Leonard Mlodinov, Doğan Kitap
  3. Kültürden İrfana, Cemil Meriç, İletişim Yayınları

Düalizm Ve İslam #3

Uzun zamandır düalizm üzerine düşünmemiştim. Blogumda konu hakkında iki yazı yayımlayınca sırtımdan büyük bir yük kalkmış gibi hissetmiştim. Bazen bu düşüncelerimin bir nöbet ile geldiğini düşünüyorum gelip geçici yani. Birazda sancılı. Nezleye tutulur gibi bir fikre kapılıyorum. Bir nevi istimna. Bazen asıl derdim değillermiş gibi geliyor. Yarattığım suni bir dert. Ama ne yapayım! Yeni ve güzel dertlere, uğraşlara ihtiyacım vardı bende bazı mevzular üstüne kafa patlatmaya başladım. Her neyse.. Okuduktan bir iki sene sonra Harari’nin Sapiens kitabına göz atma isteği duydum ve göz gezdirirken düalizm ile ilgili bir kısma denk geldim aynı yeri düalizmden başka bir bağlamda kaydetmişim demek ki o zaman düalizm diye bir meselem yokmuş. Şimdi o yerden biraz alıntı yapacağım ve üzerine birkaç bir şey ekliyeceğim hadi başlıyalım..
“Düalist dinler bin yıldan uzun bir süre boyunca gelişti. MÖ 1500’le 1000 yılları arasında Zerdüşt adlı bir peygamberin görüşleri nesiller boyunca aktarılarak zamanla düalist dinlerin en önemlisi oldu(Zerdüştlük). Kendisinden sonra gelen tüm Ortadoğu ve Orta Asya dinlerine büyük etki yapan Zerdüştlük, Gnostisizm ve Maniheizm gibi diğer düalist dinlere de ilham kaynağı oldu. Maniheistler Roma’yı Hristiyanlara kaybettiler, Zerdüşt Sasani İmparatonluğu Müslümanlar tarafından ele geçirildi ve düalizm dalgası duruldu. Bununla birlikte, tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. Bugün ‘tektanrıcılık’ olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. Tektanrıcılar düalizme özgü ikiliklerden de kaçamamıştır, çünkü bu ikilikler en başta Kötülük Sorunu’nu aşmaya yöneliktir”
Harari’ye göre dinlerdeki düalizm kötülükleri anlamlardırmak için vardır. Yani kainata bakıyoruz bir iyi var, bir de kötü iyiyi tanrıya yakıştırıyoruz kötülükte ise aklımız karışıyor işte o zaman bu düalizmin bir unsuru “şeytan” veya “ehrimen” imdadımıza yetişiyor ki “tanrı kötü değil çünkü bunu şeytanlar ya da kötü tanrı yaptı” diyebilelim. Ama bunu derken tanrının Kadir-i Mutlak olduğunu yadsıyoruz (islama göre). Bu islamdaki kötülük sorunu üzerinde pek de teskin edici durmuyor zira kötülüğün sebebi şeytan ama şeytanı yaratan da Allah’ın kendisi. Yani işin ucu yine tanrıya geliyor. İnsanın sorumluluğu açısından bu konuya iradeyi dahil etmemiz gerekecektir yani kötülük var ama kul tercih ettiği için mesul yada suçlu oluyor. Tabiattaki kötülüğe gelince hala hikmetini anlayabilmiş değilim. Kötülük Sorunu’na verilen “İmtihan” cevabı beni teskin ve tatmin etmiyor sonuçta Kadir-i Mutlak olan Allah bizi depremle ya da ölümle imtihan etmek zorunda değil ve neden böyle acılı bir yolu tercih ettiğini bilmiyoruz. Sanırım düalizmin sistematiği böyle hayatı verince ölümü de beraberinde veriyor kaçarı yok! Kader ve ahiret bu bağlamda bazı insanları tatmin ediyor bir kısmı ise hala sorularına cevap alamamış gibi görünüyor.
Konuyu birkaç derece başka düaliter bir yapıya çekmek istiyorum. Geçenlerde Dücane Cündioğlu’nun Söz’ün özü kitabını okudum ve kitabın önsözündeki sofizm mevzusu kafamda yeni bir düaliter yapı yarattı. Okuduğum kitabdaki mesele şöyle anlatılmış:
Yazar Sofizm’i Antik Yunan’da tezahür etmiş “Hiçbir şeyi bilemeyiz, bilsek bile dile getiremeyiz!” cümlesinin tanımladığını söylüyor. Ve Sofizm’in temellerinin subjektivizm, relativizm ve skeptisizm (şimdiler de ise çoğulculuk ve tarihselcilik) olduğunu söylüyor. Sokrat için “o geçici olanın, herkese göre değişenin, değişebilenin (Sofizm’in) amansız rakibi; sabit olanın, değişmeyenin ise taliplisiydi” diyor.
Şimdi kitaptan birkaç cümle paylaşacağım..
“Sofizm’le malul toplumlarda hakikatin birliğinden sözetmek tahakküm, mutlaklığa olan inanç safsata, ilkelere dayanmak ise tek kelimeyle taassub demektir.”
“Sofizm, mensuplarını önce umutsuzluğa, sonra bir “düşünsel kekemeliğe” sürükler, ardından da kendisi acı bir sükut ile fena bulur.”
“Hakikatin birliği ve kesinliği iddialarının bir hayal olduğunu, kimsenin elinde böyle bir “mutlak hakikat” bulunmadığını(!), bu bakımdan kimsenin kimseye hakikati telkine kalkışmaması gerektiğini dile getiriyor. Niçin? Batı tefekkürü tek kelimeyle tefessüh etmiş durumdadır da ondan.”
İşte uzun zamandır kitaplarda ya da sosyal medyada gördüğüm ” her şeyden şüphelenin”, “ya yanlış düşünüyorsan”, “bildiğinden emin olan aptaldır” gibi uyarıcılar etrafımı kuşatırken sofizm suratıma tokat gibi çarpmıştı. Şimdi yeni bir ikilik keşfetmiş bir halde double şüpheci oldum. Mübarek ola! Buraya da aklınızı karıştırsın diye aldım 🙂
Her neyse..

Yazıyı okuduğunuz için sabrınızı tebrik ediyorum. Ufuk açıcı yazılarda buluşmak dileğiyle:)