Bugünlerde… Covid-19

Pek hoş olmayan günlerden geçiyoruz bu ara. Karantinadan sıkılan bir grup var. Dışarı çıkmak zorunda olan başka bir grup var. İkisini de kararında yapmaya çalışan bambaşka bir grup var. Bende herkes gibi virüsle ilgili haberleri ilgiyle takip ediyorum. Öncelikle günden güne televizyon izleme sürem azaldı. Çünkü kanallar çok fazla tekrara düştü ve bende takip etmekten yıldım açıkçası. Virüsün ülkemize gelmesinin üzerinden 3 hafta geçmesine rağmen maske ile ilgili tartışmalar yapıldı hala kolonya ve sabun kullanımı konuşuluyor. Aşının ise salgın filmlerindeki gibi çabucak bulunacağı zannediliyor bu yüzden aşı ile ilgili konuşmakta henüz çok erken ve absürd. Bilmemiz gerekenler bir A4 kağıdını bile doldurmaz ama televizyon programlarında saatlerce virüs konuşuluyor. Virüs ülkemize gelmeden önce “türk geni” veya “kella paça” gibi hezeyanları da unutmuş değiliz. Aşıyı Çin’in mi ABD’nin mi çıkardığını tartışırken birden bir akıllı “5G” nin virüse neden olduğunu ortaya attı. Şüphesiz komplo teorileri ile ilk karşılaşmamız değil. Bu vesileyle komplo teorileri ile ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Komplo teorileri arkalarında büyük ve kusursuz bir gücü barındırdığı için çok caziptir. Tanrımıza da güçlü ve kusursuz olduğu için inanmadık mı? Üç-beş alakalı yada alakasız olay ortak paydada buluştukça kabul etmek gittikçe cazipleşir. Komplo teorisine inanan birey şunu söyler; fikir sahibi olmak istediğim ama bilgi sahibi olmak istemediğim bir veya birkaç konu var o yüzden başkasının çalışmasını, iddiasını, inancım karşılığında satın alacağım. İnsan inanmak ister çoğu zaman, bilmek değil. Komplo teorilerini doğrulamak sabır, enerji, zaman, para ister bunların tamamı çok azımızda var o yüzden inanmak daha cazip. Beyin konfora aşıktır. Kendimize şu soruyu soralım: Virüsü Çin yapıp hepimize bulaştırdıysa ne yapacağız? Cevap: Hiçbir şey. Sadece dedikodu olsun diye konuşuyoruz. Magazini ve dedikoduyu çok seviyoruz. Bu yüzden yalan bizim dostumuz. Trump Çin virüsü diyor ne yapsın gariban onun ülkesinde de Çin’i kutuplaştırmak para ediyor. Beklersek her şeyin doğrusunu öğreneceğiz. Düşman seçmek niye! Ülkemizde de umreciler hedef gösterilerek muhafazakar kesim kutuplaştırılmaya çalışılıyor halbuki Amerika’dan gelen Erasmus öğrencileri de vardı onları kutuplaştırdık mı? Hayır. Sanırım bu ülkede hep ya muhafazakarları yada seküler kesimi kutuplaştıracağız. Buraların kaymağı da bundan çıkıyor yada kaymak tabakası mı demeliydim. Müslümanlarda geri kalmadı bu kutuplaştırma yarışından ‘Avrupa kirli, biz temiziz; onlara temizliği biz öğrettik’ demeye başladılar. Halbuki elimizde müslümanların daha az virüse yakalandığına dair bilgi yok. Yine aceleyle düşman bulduk. Taraftarlar sevindi peki gerçek değişti mi? Tarihsel gerçeklerden ziyade gerçeklerin kutuplaştırmalara alet edilmesi daha çok dikkatimi çekiyor. Yani bilgiyi işleme biçiminiz kişiliğinizi ele veriyor: taraftar. Görünen o ki ya dinimizi, ideolojimizi ya da sekülerliğimizi alet edip toplumu, dünyayı kutuplaştıracağız. Hakikati, taraftarlık olarak kodlayan beyinlere karşı sözlerim kifayetsiz. Teyakkuz elzem. Agah Aydın’ın dediği gibi “kutuplaştırma işini yerine getirmeyenlerin işine yarar. Bizi kutuplaştıranların daha güçlü olduğunu bilmemiz gerekiyor. Çünkü kavga dili kutuplaştırma pek çok insanın, maalesef, yaşadığı ıstırabı onarma girişimidir.” Agah Aydın’ın Uğur Batı ve Sinan Canan ile yaptığı yayınları dinlemenizi tavsiye ediyorum. Şunu da atlamayayım: Bazıları virüsün zengin, fakir ayırt etmediğini bu yüzden bizi eşit yaptığını iddia ediyor. Buna aslanlar bile güler:) 1000 kişinin yoğun bakıma ihtiyaç duyduğu bir ilde sadece 10 kişi için yoğun bakım yatağı varsa o yataklara kim alınır. Zenginlerin ölebilme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Adaletsizliği, virüsün yok etmesini bekliyoruz çünkü bizim gücümüz yok. Doğanın, virüsün, ölümün adaletine inanmıyorum. Bunların neden ve neye göre hedef seçtiğini açıklayacak rasyonel delilimiz yok. İnançlarımız ise sadece bizi bağlar. Görecelilik inançlıların canını yakıyor ama gerçek bu. Bu sürecin adaleti sağlamasını ben de umuyorum ama sadece umuyorum delilim yok, keşke olsa! Daha az yersek dünyada aç insan kalmayacağını biliyoruz ama ne yapıyoruz? Sadece bir virüsün adalet sağlamasını bekliyoruz. Doğa adil değildir. Sen adil olmaya çalış. Dünyadaki sermayenin çoğu üç semavi dinin inananlarında peki gelir dağılımı adaleti için ne yapıyorlar? Kendilerine sermaye biriktiriyorlar. Bugünler unutulur; adaletsilikler, eşitliksizlikler çoğalır; biz yine üzülürüz -kesemizden mi eksilecek!Doğaya kıymamızın bedeli mi bu korona bilmiyorum ama zarar vermeden yaşayamayan canlılarız. Gündelik çözümlerin yıllarca sürecek problemleri doğurduğu sır değil. Dünya küresel bir köy. Komşunu düşünmeye var mısın? Kimin kazanacağını hep birlikte göreceğiz: Kapital mi, adalet mi? Yazımı Agah Aydın’ın şu sözleri ile bitiriyorum:

Dış Dünya 🌎

Eski köye yeni adet gelmesinden korkan milletler, içine kapanır giderek dış dünyanın nesnel, mantıklı ve kederli yüzüne sırtını döner ve bunun bedelini çok ağır öder.
Şimdi içe kapanmanın zararlarını Daron Acemoğlu’nun ve James A. Robinson’un yazdığı “Ulusların Düşüşü” adlı kitabından öğrenip meselemizi daha farklı yönleri ile ele alalım.
“Bazı devletler Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın yarattığı tehditten sakınmak için ithalata yönelik tahıl üretimini bırakıp ticari faaliyetlerine son verdiler. Hollandalılarla karşı karşıya gelmektense otarşiye, kendine yetecek kadar bir iktisadi düzene kanaat getirmek yeğdi… Güneydoğu Asya halkı ticareti bıraktı, içe kapandı ve daha mutlakiyetçi bir hale geldi. Müteakip iki yüzyılda Sanayi Devrimi’yle ortaya çıkan yeniliklerden yararlanabilecek bir konumda olamayacaklardı. Ve en nihayetinde, ticaretten geri durmaları onları Avrupalılardan korumayacaktı; 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde hepsi Avrupa sömürge imparatorluğunun birer parçası haline gelecekti.
İçine kapanmanın milletleri tehditlere karşı koruduğu tam bir safsatadır. Korkan insan bu içe kapanmayı “saflık” ve “temiz kalmak” olarak da görebilir ama burası dünya günler geceleri çok hızlı kovalar ve o “saflık” bozulur. Sığınanın sığındığı kaleleri yıkmaya and içmiş ezeli bir yasa vardır. Bu yasayı ancak aklın önünde durmayan kederli düşünce avcıları anlar.
Müslümanlar dış dünyayı bilmiyorlar bu yüzden öznel yargılarını nesnel sanıp dış dünyaya kafa tutuyorlar ama gerçek şaşmaz.
Dış dünya derken olguları yani kişinin hatrı için değiştirilemeyen; bir müslüman için, bir hindu için, bir yahudi için, bir katolik ya da bir japon için, bir ingiliz için, bir kürt için değişmeyen şeyi kastediyorum. Bu bağlamda Gülgün Türkoğlu’nun “olay ve olgu arasındaki fark nedir?” başlıklı yazısı bize çok yardımcı olacaktır. Öncelikle olay, olgunun etrafına kümelenen öznel tecrübelerdir; olgu, nesnel tecrübedir. Mezkur yazının bir kısmı şöyledir:
Bir olgu üzerinde konuşurken, olaylar önem arz etmez. Olgu konuşulurken, öznel tecrübeler konuyla ilgili değildir. Olgular doğada determinedir, eğitimli her bilinç bunu anlar. Düşünce alanında, olay ve olgu farkının anlaşılamaması, ikili ilişkilerde büyük sorun yaratır. Oysa, bu geldiğimiz aşama yalnızca başlangıçtır. Henüz, neden-sonuç ilişkisini kurmayı becerdik.
Neden sonuç ilişkileri bitmiş ilişkilerdir, tamamlanmışlardır. Anda, duyu algımıza çarpanlar bize nedeni açıklamaz. Kuşkusuz, tecrübe ile artık ne olup bittiğini biliriz: Soğuk havalarda sular donar. Doğada buz gördüğümüzde, buz bize neden buz haline geldiğini anlatmaz. Soğuk fikri, katılaşmayı içermez çünkü. Neden-sonuç ilişkisini bilmek olguyu bilmemizle sonuçlanır. Hava soğudu, su dondu. Biliriz ama anlamayız.
Olgusal düşünen, gözlem ve deney takip edebilen birisinin şu soruyu sorması normaldir: Buz sudan ağır değil midir? Buz nasıl oluyor da yüzeyde tutunuyor? Neden sonuç ilişkisine göre yanıt şudur: Evet, diğer sıvılar donduklarında, hacimleri azalır, yoğunlukları artar. Su ise farklı bir özellik gösterir. Dondukça yoğunluğu azalır, bu nedenle suda yüzer; donma olayı yüzeyden başlar. Suyun yapısındaki hidrojen moleküllerinin, birbirileri ile ağ oluşturan bir yapıda bağlanma eğilimleri nedeni ile adeta bir kafes oluşur ve buz yüzer.
Bilim ile sorular sordum, yanıtlar aldım. Neden öyle olduğunu biliyorum artık, ama anladım mı? Hayır. Anlayamamanın bizde yarattığı huzursuzluğu ciddiye alırsak, bir sonraki aşamaya geçeriz: Amaç-sebep ilişkisini anlama aşamasına. Anlamak, amaç ile yakından ilişkilidir. Donmanın yüzeyden değil dipten başlaması durumunda, suda yaşayan canlılar öleceği için yeryüzünde yaşamın olanaklı olamayacağı açıklandığında “Tamam, nihayet anladım, aklıma yattı şimdi” derim. Burada, amaç-sebep ilişkisini görmüş oluruz. Sebep söz konusu olduğunda, sonuç öncüllerden çıkar. Bu mantıki zorunluluktur. Bu olayların olmasının sebebi şu sonuç içindi. Doğadaki bu akla uygunluk bizdeki akla uyduğu için, açıklama tatmin duygusu yaratır. Önceki açıklamalar, kabullerdir. Felsefenin anlaşılmasındaki güçlüklerden birisi budur. Felsefenin, dinlerin yorumunun çocukça bir tutumla yapılmasına neden, bu ayrıntının uygulanmasındaki güçlüktür. Düşünmemizi derinleştirirsek, aslında bilimde bile yöntemin, sonuç tarafından belirlendiğini anlarız.”
Yazının tamamını okumanız daha fazla istifadeye medar olacaktır. Yazıda durduğu gibi değil maalesef. Bu düşünsel süreç sancılı oluyor. Çeke bilene düşünce doğsun!
Dış dünyayı bir de mantıksal safsatalar bağlamında ele almak istiyorum. Dış dünyayı bilmeyen insanlar safsatalara bayılır. Safsata ( İngilizce: Logical fallacy, Osmanlıca: Kıyas-ı batıl), bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamadır. Safsatalar ilk bakışta geçerli ve ikna edici gibi görülebilen fakat yakından bakıldığında kendilerini ele veren sahte argümanlardır. Bu safsatalar tartışmalarda kendini ele verir mesela siz dini bir tartışmada bir kişiden alıntı yaparak argümanınızı ortaya koyarsınız karşınızdaki argümanı kabul etmek istemediği için size “bunu söyleyen adam yahudi” derse “ad hominem safsatası” yapmış olur. Yani bir argümanı ele alırken kişinin dininden, mezhebinden, ırkından bağımsız ele almalıyız. Yani tartışmada odaklanılması gereken nokta argümandır kişinin kendisi değil. Bunun gibi nice mantık safsataları vardır işte en çok kullanılanlardan biri “otoriteye başvurma safsatası” bu tarz argümanların temel yapısı şu şekildedir: Profesör A, X’e inanıyor, Profesör A otoriteden birisidir, o halde X doğrudur. Bu argüman biçimi, çoğunlukla, uzun yıllara dayanan deneyimin ya da belirli bir iddiada bulunan bireyin sahip olduğu resmi derecelerin vurgulanmasıyla ifade edilir. Bazen bu argümanın tersi de kullanılır; birisinin otoriteye sahip olmaması ve bu nedenle de iddialarının yanlış olması gerekir şeklinde ilişkilendirme hataları yapılır. (Bu bir ad hominem safsatası olarak da ele alınabilir.)
Otoriteye başvurma durumlarına gündelik hayatta sıklıkla rast geliyoruz aslında. Beyaz bir laboratuvar önlüğü giymiş birisinin konuştuğu ya da bir diş macunu reklamında her 5 diş hekiminden 4’ünün bu diş macununu kullanmanızı önerdiği gibi televizyon reklamlarında, otoriteye başvurma durumuna tanık oluruz.
Otoriteye başvurma safsataları, bir durumun, gerçeklerinden ziyade, onu destekleyen insanlar nedeniyle doğru ya da geçerli olduğunu ileri sürdüğünüz zaman ortaya çıkar. Otoriteye başvurma safsataları, açık ya da örtülü biçimlerde olabilir. Örneğin; Facebook zaman akışınızda aşağılara doğru inerken, saygın bir kişinin adının büyük harflerle yazıldığı bir alıntıya denk geldiniz (örneğin; “………” –BENJAMIN FRANKLIN), bu, otoriteye başvurmanın örtük biçimidir. Örtük otoriteye başvurma durumları, şunu ima eder: Bu sözü ciddiye almalısın, çünkü bunu söyleyen kişi Benjamin Franklin’dir. Gerçekte ise, karşılaştığınız herhangi bir cümleyi ya da iddiayı; onu destekleyen kişinin gerçekliğinden ziyade tamamen kendi gerçekliği çerçevesinde sorgulamalısınız.
Otoriteye başvurmanın açık biçimleri ise tartışmalarda çok daha yaygın biçimde görülür ve genellikle de az sayıda profesyonelin desteklediği durumları haklı çıkarmak için kullanılır. Örneğin, aşı karşıtlarıyla yapılan tartışmalarda, sıklıkla şöyle yorumlara rastlarsınız: “Aşıların işe yaramadığını ya da güvenli olmadığını düşünen birçok doktor var, bu yüzden benim iddiam da sizinki kadar geçerlidir.” Sorun olabildiğince açıktır. Bir iddianın gerçekliği, o iddianın kendi gerçeklikleri tarafından belirlenir, iddiayı destekleyen insanların yetkinlikleriyle değil. Einstein’ın din konusunda destekleyici bir cümlesinin bulunması, dini safsataların gerçek olduğu anlamı taşımaz. Tartışmada konumlandığınız yer ne kadar çatlak olsa da, sizinle aynı fikirde olan ileri dereceye sahip bir kimse bulmanız da olasıdır.”
“Bilimfili” sitesinden istifade ettiğim mantıksal safsatalar yazısının linkini aşağıda paylaşacağım şimdiden bol istifazalar!
Henüz kendi safsatalarının farkında olmayanlarla, mantık bilmeyenlerle tartışmanın lüzümsuzluğu aşikardır. Ben de üniversitede felsefe hocama sunduğum bir argümana karşı “senin o dediğini hristiyan falanca zat söylüyor” cevabını almıştım. Mantık dersine giren hoca bunu diyorsa öğrencisi ne yapsın!
Dini konularda müslümanların dış dünyayı bilmemelerinden dolayı saçma argümanlar çabuk meşhur olur. “Kur’an evrenseldir” argümanı gibi. Bu argümanın globalleşen dünyada tartışılması gayet doğaldır. Ama doğru mudur? Kesinlikle hayır. Kur’an bir zamanda, bir topluma, bir coğrafyada, bir dille indirilmiştir. Bunlar Kur’an’ı yerel yapan unsurlardır. Ama Kur’an’da evrensel ahlak yasalarının olduğu da su götürmez bir gerçektir. Şimdi ne demeli! Kur’an’ın bir kısmı evrensel, bir kısmı tarihseldir diyebilir miyiz? Cihat ile ilgili ayetler tarihseldir diyebilir miyiz? Şüphesiz bunun cevabını ben veremem. Sadece çürük bir argümanı anlattım ben. Kur’an’ın ezeli oluşu ile küreselleşmeyi bir sanmanın yanılgısı içindeyiz bu yanılgıda gerçeklere sırtımızı dönemeyiz. Kur’an’ın nazil olduğu çağda modernizm, küreselleşme, üretim-tüketim, yapay zeka, uzay gibi kavramlar yoktu benzerleri varsa bile bağlamları bugünkünden çok farklıydı. Dış dünya biraz da bağlamdır. O yüzden bağlamı bilmeyen dış dünyayı bilmez. Yani olayların hangi nedenlerden dolayı olduğunu doğru bir şekilde açıklayamaz.
Yine “bilimdeki dış dünyayı” yani gerçeğe ulaşma yolunu Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow’un yazdığı “Büyük Tasarım” adlı kitaptan (etkin kuram ve modele dayalı gerçeklik) öğrenelim..
“İnsan davranışını öngörmek için fizik yasalarını kullanmak pratikte mümkün olmadığı için “etkin kuram” dediğimiz bir yol geliştirdik. Fizikte bir etkin kuram, gözlemlenmiş belirli bir fenomeni altta yatan tüm süreçleri ayrıntılı olarak tanımlamadan modellemek için yaratılmış bir çerçevedir. Örneğin, bir insanın bedenindeki her atomla yeryüzündeki her atom arasındaki çekimsel etkileşimi yöneten denklemleri tam olarak çözmemiz mümkün değildir. Ancak pratik nedenlerden ötürü, bir insanla yeryüzü arasındaki çekimsel gücü, insanın toplam kütlesi gibi birkaç sayı ile tanımlanabilir. Aynı şekilde, karmaşık atom ve moleküllerin hareketlerini yöneten denklemleri çözemiyoruz; ama adına kimya denilen bir etkin kuram geliştirdik ve etkileşimlerin bütün ayrıntılarına açıklama getirmeden kimyasal tepkimelerde atomların ve moleküllerin nasıl hareket ettiğini uygun bir şekilde ortaya koyabiliyoruz. İnsanlar söz konusu olduğunda, davranışlarımızı belirleyen denklemleri çözemediğimiz için, özgür iradeyi bir etkin kuram olarak kullanıyoruz. İrademiz ve ondan kaynaklanan davranışımızı inceleyen bilim, psikolojidir. Ekonomi de özgür irade düşüncesinin yanı sıra insanların olası eylem rotalarını değerlendirip en iyisini seçtikleri varsayımına dayanan bir etkin kuramdır. Bu etkin kuram davranış öngörüsünde sadece kısmen başarılı, çünkü hepimizin bildiği gibi, verilen kararlar genellikle akılcı değil ya da seçimlerin sonuçlarına ilişkin kusurlu çözümlemelere dayanıyorlar. Dünyanın böyle bir karmaşa içinde olmasının nedeni budur.”
“Modele dayalı gerçekliğe göre, modelin gerçek olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır, sadece gözlemle uyuşup uyuşmadığı önem taşır…bilim için modeller yaptığımız gibi, gündelik hayatlarımızda da modeller yaparız. Modele dayalı gerçekçilik sadece bilimsel modelleri değil, hepimizin gündelik hayatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için yarattığı zihinsel bilinç ve bilinçaltı modellere de uygulanır. Gözlemciyi-bizi- duygusal süreçlerimiz ile düşünme ve idrak biçimlerimiz tarafından yaratılan dünya algımızdan ayrı tutmanın hiçbir yolu yoktur. Algımız ve dolayısıyla kuramlarımızın dayanağı olan gözlemlerimiz doğrudan değildir. Daha ziyade, bir tür mercek tarafından; İnsan beyninin yorumlayıcı yapısı tarafından şekillendirilir. Modele dayalı gerçeklik, bizim nesneyi algılayış biçimimizle uyumludur. Görme sürecinde beynimiz optik sinirlerden bir dizi sinyal alır. Bu sinyaller televizyonda gördüklerimize benzer görüntülerden oluşturmazlar. Optik sinirin retinaya bağlandığı yerde kör bir nokta vardır ve görmenin gerçekleştiği yer, retinanın merkezinde 1 derecelik bir görüş açısına ve kolunuzu uzatıp baktığınızda başparmağınızın eni kadar bir genişliğe sahip, daracık bir alandır. Yani beyne gönderilen ham veriler, ortasında bir dilek bulunan bulanık bir resme benzer. Neyse ki beynimiz her iki gözden gelen girdileri birleştirir, çevrenin görsel özelliklerini de ekleyerek oluşturduğu varsayımla boşlukları doldurur. Dahası retinadan gelen iki boyutlu veriler dizisini okur ve bundan üç boyutlu bir uzay izlenimi yaratır. Bir başka deyişle beyin zihinsel bir resim veya model yaratır.
Etkin kuramlar(fizik,kimya,biyoloji) her değişkeni hesaba katıp bir sonuca varamazlar bu yüzden bilim gerçeğin vucüd bulmuş hali değildir sadece gerçeğe dair fikir verir. Bilim nesnel gerçekliği zabt-ü rabt altına alamaz, gerçeğin ihatası imkansızdır. Yine modeller oluşturup gerçeğin peşine düşmek zorundayız çünkü düşüncenin bir tarafı sabit, diğer tarafı devingen olmalıdır.
Din taassubunun gerçeğe ulaşmayı engellemesine güzel bir örnek:
“Kopernik, Aristarkhos’un ondan on yedi yüzyıl önce yaptığı gibi, Güneş’in merkezde hareketsiz durduğu ve gezegenlerin onun etrafında dairesel yörüngeler üzerinde döndüğü bir Dünya tanımladı. Bu düşünce yeni olmamasına rağmen yeniden uyanışı şiddetli bir direnişle karşılandı. Kopernik sistemi, gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü söylediği düşünülen Kitabı Mukaddes’e karşı olarak görüldü; kaldı ki bu görüş Kitabı Mukaddes’te asla açık olarak yer almaz. Aslında, Kitabı Mukaddes’in yazıldığı zamanlarda insanlar Dünya’nın düz olduğuna inanıyorlardı. Kopernik sistemi Dünya’nın dönüp dönmediği konusunda hiddetli bir tartışmaya neden oldu ve bu tartışma, onun görüşünü savunduğu ve “Bir düşünce Kutsal Kitap’a aykırı olarak tanımlanmış olsa bile, bir olasılık olarak savunulabilir” dediği için Galilei’nin 1633’te sapkınlıktan yargılanmasıyla doruğa ulaştı. Suçlu bulundu, hayatı boyunca ev hapsine mahkum edildi ve sözlerini geri almaya zorlandı. Onun “Eppur si muove (yine de dönüyor)” diye mırıldandığı söylenir. 1992’de Roma Katolik Kilisesi Galilei’yi lanetlemenin yanlış olduğunu nihayet kabul etti.”
Dindarlar gerçeğin peşinde değillerdir çoğu zaman çünkü kendi inançlarını doğrulayacak kanıtlar aramakla meşguldürler.
Velhasıl; dış dünya ampirik sonuçlar, mantık ve bağlamdır bunlarda uzlaşmadan tartışmak boşa kürek çekmek olacaktır.
Yazımı Cemil Meriç’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum:
“Emperyalizmin taarruzlarına karşı genç zekaları uyarmak için “ideolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleri”dir demiştim. Bu düstur, ideolojiler aleyhine ideolojik bir ikazdı. Batı düşüncesinin, daha doğrusu düşüncenin reddi için bir fetva sanıldı. Yığınlar tefekküre her zaman şüpheyle bakmıştır. Bilgiyle zırhlanmamış kalabalıklar için aşırıya kaçmayan bir yabancı düşmanlığı emniyetli bir hisardır. Ama ömür boyu hisarda oturulmaz.”
İstifade ettiğim kaynaklar:
  1. Ulusların Düşüşü, Daron Acemoğlu, James A. Robinson, Doğan Kitap
  2. Büyük Tasarım, Stephen Hawking, Leonard Mlodinov, Doğan Kitap
  3. Kültürden İrfana, Cemil Meriç, İletişim Yayınları

Düalizm Ve İslam #3

Uzun zamandır düalizm üzerine düşünmemiştim. Blogumda konu hakkında iki yazı yayımlayınca sırtımdan büyük bir yük kalkmış gibi hissetmiştim. Bazen bu düşüncelerimin bir nöbet ile geldiğini düşünüyorum gelip geçici yani. Birazda sancılı. Nezleye tutulur gibi bir fikre kapılıyorum. Bir nevi istimna. Bazen asıl derdim değillermiş gibi geliyor. Yarattığım suni bir dert. Ama ne yapayım! Yeni ve güzel dertlere, uğraşlara ihtiyacım vardı bende bazı mevzular üstüne kafa patlatmaya başladım. Her neyse.. Okuduktan bir iki sene sonra Harari’nin Sapiens kitabına göz atma isteği duydum ve göz gezdirirken düalizm ile ilgili bir kısma denk geldim aynı yeri düalizmden başka bir bağlamda kaydetmişim demek ki o zaman düalizm diye bir meselem yokmuş. Şimdi o yerden biraz alıntı yapacağım ve üzerine birkaç bir şey ekliyeceğim hadi başlıyalım..
“Düalist dinler bin yıldan uzun bir süre boyunca gelişti. MÖ 1500’le 1000 yılları arasında Zerdüşt adlı bir peygamberin görüşleri nesiller boyunca aktarılarak zamanla düalist dinlerin en önemlisi oldu(Zerdüştlük). Kendisinden sonra gelen tüm Ortadoğu ve Orta Asya dinlerine büyük etki yapan Zerdüştlük, Gnostisizm ve Maniheizm gibi diğer düalist dinlere de ilham kaynağı oldu. Maniheistler Roma’yı Hristiyanlara kaybettiler, Zerdüşt Sasani İmparatonluğu Müslümanlar tarafından ele geçirildi ve düalizm dalgası duruldu. Bununla birlikte, tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. Bugün ‘tektanrıcılık’ olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. Tektanrıcılar düalizme özgü ikiliklerden de kaçamamıştır, çünkü bu ikilikler en başta Kötülük Sorunu’nu aşmaya yöneliktir”
Harari’ye göre dinlerdeki düalizm kötülükleri anlamlardırmak için vardır. Yani kainata bakıyoruz bir iyi var, bir de kötü iyiyi tanrıya yakıştırıyoruz kötülükte ise aklımız karışıyor işte o zaman bu düalizmin bir unsuru “şeytan” veya “ehrimen” imdadımıza yetişiyor ki “tanrı kötü değil çünkü bunu şeytanlar ya da kötü tanrı yaptı” diyebilelim. Ama bunu derken tanrının Kadir-i Mutlak olduğunu yadsıyoruz (islama göre). Bu islamdaki kötülük sorunu üzerinde pek de teskin edici durmuyor zira kötülüğün sebebi şeytan ama şeytanı yaratan da Allah’ın kendisi. Yani işin ucu yine tanrıya geliyor. İnsanın sorumluluğu açısından bu konuya iradeyi dahil etmemiz gerekecektir yani kötülük var ama kul tercih ettiği için mesul yada suçlu oluyor. Tabiattaki kötülüğe gelince hala hikmetini anlayabilmiş değilim. Kötülük Sorunu’na verilen “İmtihan” cevabı beni teskin ve tatmin etmiyor sonuçta Kadir-i Mutlak olan Allah bizi depremle ya da ölümle imtihan etmek zorunda değil ve neden böyle acılı bir yolu tercih ettiğini bilmiyoruz. Sanırım düalizmin sistematiği böyle hayatı verince ölümü de beraberinde veriyor kaçarı yok! Kader ve ahiret bu bağlamda bazı insanları tatmin ediyor bir kısmı ise hala sorularına cevap alamamış gibi görünüyor.
Konuyu birkaç derece başka düaliter bir yapıya çekmek istiyorum. Geçenlerde Dücane Cündioğlu’nun Söz’ün özü kitabını okudum ve kitabın önsözündeki sofizm mevzusu kafamda yeni bir düaliter yapı yarattı. Okuduğum kitabdaki mesele şöyle anlatılmış:
Yazar Sofizm’i Antik Yunan’da tezahür etmiş “Hiçbir şeyi bilemeyiz, bilsek bile dile getiremeyiz!” cümlesinin tanımladığını söylüyor. Ve Sofizm’in temellerinin subjektivizm, relativizm ve skeptisizm (şimdiler de ise çoğulculuk ve tarihselcilik) olduğunu söylüyor. Sokrat için “o geçici olanın, herkese göre değişenin, değişebilenin (Sofizm’in) amansız rakibi; sabit olanın, değişmeyenin ise taliplisiydi” diyor.
Şimdi kitaptan birkaç cümle paylaşacağım..
“Sofizm’le malul toplumlarda hakikatin birliğinden sözetmek tahakküm, mutlaklığa olan inanç safsata, ilkelere dayanmak ise tek kelimeyle taassub demektir.”
“Sofizm, mensuplarını önce umutsuzluğa, sonra bir “düşünsel kekemeliğe” sürükler, ardından da kendisi acı bir sükut ile fena bulur.”
“Hakikatin birliği ve kesinliği iddialarının bir hayal olduğunu, kimsenin elinde böyle bir “mutlak hakikat” bulunmadığını(!), bu bakımdan kimsenin kimseye hakikati telkine kalkışmaması gerektiğini dile getiriyor. Niçin? Batı tefekkürü tek kelimeyle tefessüh etmiş durumdadır da ondan.”
İşte uzun zamandır kitaplarda ya da sosyal medyada gördüğüm ” her şeyden şüphelenin”, “ya yanlış düşünüyorsan”, “bildiğinden emin olan aptaldır” gibi uyarıcılar etrafımı kuşatırken sofizm suratıma tokat gibi çarpmıştı. Şimdi yeni bir ikilik keşfetmiş bir halde double şüpheci oldum. Mübarek ola! Buraya da aklınızı karıştırsın diye aldım 🙂
Her neyse..

Yazıyı okuduğunuz için sabrınızı tebrik ediyorum. Ufuk açıcı yazılarda buluşmak dileğiyle:)

Asıl Mesele: Sığ Sorular

Sorularımız bizi ele verir, ihbar eder. Bir mesele hakkındaki ihatamızı, derinliğimizi gösterir, teşhir eder. O yüzden bazı soruları bazılarımız soramaz.

Çevremde şahit olduğum soru-cevap mevzularında çoğu zaman belki her zaman bir şeylerin eksik olduğunu hissederim bu sanırım soruların çok sığ olmasından kaynaklanıyor. İşte bu minvalde birkaç diyeceğim var.

Mesela evrim konusu bu bağlamda hassas bir konu. İddialar şöyle;

-evrim insanın maymundan geldiğini söylüyor Kur’an ise. Hz Adem’in topraktan yaratıldığını söylüyor demek ki evrim yalan.

-Kur’an’a göre evrim yok demek ki islamiyet yalan.

Bu iki çıkarımın çok sığ olduğu aşırı kolaycılığından anlaşılıyor olsa gerek.

Yani ne dini reddeden ateistin ne de evrimi reddeden dindarın din ile bilim ilişkisi üzerine kafa yormaya niyeti yoktur. Kuvvetle muhtemeldir ki din nedir ya da bilim nedir sorularına verecek bir cevapları da yoktur. Niye olsun? Biri inkar etme diğeri kabul etme kolaycılığına müpteladır.

Kanaatimce ilk önce dinin ve bilimin münferit olarak incelenmesi lazımdır sonra bunların birbiri ile olan ilişkileri konumlandırılıp (hiyerarşik değil) bir zemin tahsis edilmesi sonra Kur’an’a göre ve bilime göre evrim konusu münferit olarak araştırılıp sonra karşılaştırılarak-belki-bir hükme, çıkarıma varılmalıdır. Sonra konu fizik-metafizik gibi değişik bağlamlarla ele alınmalı ve konu ile ilgili müşahhas örnekler verilebilmelidir. Mesela “Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir.“( İnsan,1) ayeti evrim bağlamında ele alınabilir mi, bu ayetten asıl maksat nedir, varolan kaynaklarda ne tür yorumlar vardır gibi sorulara net cevaplar verilmelidir. Yine diğer muhatabımız insanın maymundan gelmesi argümanını bilimsel olarak açıklayabilmeli ve eksiksiz anlatabilmeli ve konunun sınırlarını iyi bilmelidir.

Tüm bu yazdıklarım 3-5 dakikamı aldı ama bu dedikleri mi yapmak sağlam bir 3-5 sene ister. İnsan zihni rahata kaçar ve Cemil Meriç’in dediği gibi “avam her ülkede avamdır” birileri bazı şeyleri hiçbir zaman anlamak istemeyecektir bu yüzden ilim talep edene verilir tek kaygısı yaşamak olan insana değil.

Evrim fiziğin yani görünen alemin konusudur, din ise metafiziğin konusudur bu ikisi nasıl birbirinin alanına tecavüz ediyor? Bu soru evrimin dinde olup olmadığından daha zor ve mühim bir sorudur benim için yani ben henüz bu sorunun cevabını veremediğimden evrim dinde var mı yok mu sorusu beni ilgilendirmiyor şimdilik. Yine din bilimin alternatifi midir sorusu da mühim bir sorudur. İster son sorduğum iki soru gibi tümdengelim yöntemi ile sorulsun ister başta tartıştığım soru gibi tümevarım yöntemi ile sorulsun bu soruların cevabını araştırmak uzun uğraşlar istiyor.

Kısacası ödül fazla, emek az ise orda bir tuzak vardır aynen öyle de soru zor, cevap kolay ise orada büyük bir sığlık vardır. Ama insan psikolojisi genelde zor sorularla uğraşmayı kaldıramaz-kim uykusuz kalmak ister ki- zihin pes eder ve cevap bulunur bir yerden.

İslamın hala tanımının olduğuna inanmıyorum. Efradını cami, ağyarını mani bir tanım olabileceğini de düşünmüyorum. Sonuçta bir tanım yaparsak bunun doğru ve tam olduğunu kim belirleyecek? Hiçkimse, hepimiz.

Bir müslüman ilk öncelikle din ile bilim neden çelişir sorusunun cevabını vermelidir. Bunu araştırırken taassubuna hakim olmalı ama taassub ne? Taraf olan halk dilinde bir şeye körü körüne bağlanan. Bir şeye göre göre bağlanan var mı?

Mucize konusuna eğilelim biraz..

Ateistler mucizeyi akla aykırı buluyor bu yüzden kabul edemiyor, müslümanlar ise mucizenin ispatından acizdir. Çünkü rivayetler silsilesine herkesin iman etmesini beklemek çoçukça bir arzudur. Mucizede şöyle dikkat çekici ve merakaver bir nokta var: mucize kelime manası olarak “aciz bırakan” demek kimi “insanı” neden aciz bırakan “yapmaktan” hatta bir manada anlamaktan da aciz bırakan. Yani mucizenin akla uymaması gerekiyor ki mucize olsun. Bu bağlamda mucizeyi akla uygun değil diye inkar etmek kabil değil. Hem akıl hala bir meçhuller yumağı. İslamın ‘aklı’ başka batının ‘ratio’su başkadır. Kim bilir nice “akıllar” var uzak memleketlerde. Yani henüz akıl üzerine uzlaşmamışken “bu akıllı değil” diyemeyiz ama diyeceğiz buna mecburuz. Bu 2 elma ile 3 armutu toplayıp 5 bulmaya benziyor şöyle ki; bir bakıma mantıklı çünkü toplamına 5 meyve ediyor demeliyiz ama öbür yandan elma ile armudu toplayamayız çünkü farklı cins meyvelerdir.

Mucize olgusu mantıklı olabilir müşahhas mucize örnekleri akla uygun görünmese bile. Yani bir ateist de nübüvvet dava eden bir insanın diğer insanlardan ayırt edilebilmesi için mucize göstermesi gerektiğini makul bulabilir.

Bu yazının sığ olması da bugünün ironisi olsun. Sevgiyle…

Romantik Şeriat Avcıları

Son günlerde yaşadığımız Emine Bulut olayı üzerine whatsappta bir arkadaşım idam gelsin, halis şeriat gelsin dedi ve bende bu konu hakkındaki görüşlerimi bir yazıda toplama kararı aldım.

Evvela dış dünyada şeriat ile devrimcilik, müslümanlar ile devrimciler aynıdır. Yani ikisinde de beşeriyet unsuru vardır. Bir komünist ülkenin komünizmi uygulayacağının ya da bir islam devletinin şeriati (halis bir şekilde) uygulayacağının hiçbir gerçek garantisi yoktur. O yüzden şeriat gelince her şey düzelecek algısı çok dandik, cahilce ve romantik bir algıdır.

Şeriati satamayınca mutluluk kılıfı ile sarmalayıp hediye paketi yapıp sunanlar var. “Şeriat gelince mutlu olacağız” şarkısını mırıldanıyorlar. İslam Tarihi şeriatten dolayı mest olmuşa benzemiyor çünkü islam tarihi siyasi çalkantılar, iktidar mücadeleleri ve savaşlarla dolu. Romantik tarihçiler sizi kandırmasın insan çok zalim ve cahildir. Bu romantizm ile bir yere varamayız, varamadık.

Herhangi bir talebimiz için ne oluyorsa olsun ama mutlaka olsun diyemeyiz. Bu çocukluk olur.

Şuan da İran ve Suudi Arabistan’da şeriat var. Razı mıyız? Hayır. Niye? Hakiki şeriat değil çünkü. O halde hakiki şeriat ne? Sahabelerin birbiri ile savaştığı şeriat mı? Emevilerin milliyetçilik yaptığı şeriat mı? Yoksa osmanlının kardeş katline cevaz veren şeriatı mı? Hangisi olursa olsun insanın olduğu hiçbir yerde hakikilik, halislik, saflık yoktur. Her fikir insana boyanır öyle tecessüm eder. Mezhepleri, cemaatleri, tarikatları, içtihatları unutmayalım dindeki beşer etkisini yani.

Adalet olmadan şeriat olur mu?Ülkemizde adalet ne durumda?Hükümetten adalet istemeyen, adaletli olmayan her şeriat dellalı yalancıdır. Kanunlar(şeriat) koyunca insanlık yola gelmiyor maalesef.

Orduda ki kemalist sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Ordu şeriat ister mi? Yoksa orduya şeriat isteyen cemaat ve tarikatçıları mı yerleştirmeli?

Tanıdık geldi mi?

Henüz fetö ile yüzleşmemişken şeriat bizim neyimize.

Fetönün siyasi ayağı nerde?

Kanunlar sadece zayıflara uygulanırken şeriatin gelmesi zulmü bertaraf edecek mi? Hayır sadece din sömürüsü artacak.

Vergiler ve gelir dağılımı adil değil. Şeriat bizi paylaşımcı yapacak mı? (Demokrasi ya da meşrutiyet de bizi paylaşımcı yapmaz o yüzden mefhumlardan sihirli şeyler beklememek lazım)

Komünistlere dünya giderek komünistleşecek dediler 100-200 sene önce. Şimdi de müslümanlara dünya gittikçe müslümanlaşacak diyorlar 100-200 sene sonrası için. İnanmayın bunlar romantik şeriat avcıları sadece umut avcılığı yapıyorlar. Dünyanın nereye doğru gideceğini Allah’tan başkası bilemez. Zaten Allah bize bir söz vermişte değil. Şeriat mı istiyorsunuz? Hadi siyasetçileri eleştirin! Şeriati, adaleti onlardan isteyin cesaretiniz varsa. Davanız için koşacak gücünüz yoksa en hayırlısı susmanız ve kendinizi kınamanız olacaktır. Romantik olmaya, polyannacılık oynamaya gerek yok.

Müslümanların Büyük Egosu

Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki tweetini gördükten sonra bir süredir düşündüğüm meseleyi “Müslümanların büyük egosu” başlığı altında ifade etme kararı aldım.

Ve biraz düşündükten sonra bende aşağıdaki iki tweeti paylaştım.

İlk öncelikle şunu söylemem gerekir ki ben bu konuyu kendi okumalarım, gözlemlerim çerçevesinde ele alacağım. Olabilecek sığlıklardan, yanlış tesbitlerden ben sorumluyum.

Şimdi başlayalım…

İngiltere’de gerçekleşen sanayi devriminden sonra insanlık çok farklı bir yöne doğru evrilmeye başladı. Artık eskisi kadar insan gücü önemli değildi hatta makineler insanlardan daha değerliydi dersem abartmış olmam herhalde. Pek çok değişim gibi bu değişimde dirençle karşılaştı-ludizm- ama ne çare! Ve bu devrimden sonra batıda sürekli bir ilerleme kaydedildi (en azından öyle söylüyorlar ben bilmiyorum). Batı yani ötekiler. Bizde durum pekte iç açıcı olmadı o günden bugüne kadar. Tanzimat, ıslahat, meşrutiyet, cumhuriyet safhalarından geçtik. Çok şey yaşadık yani.

Batıda gelişen teknoloji karşısında kendimizi ezik hissediyorduk.

Bu eziklik, batıyı ve kendimizi yekpare görüp, kendimizi yücelttiğimiz, batıyı yerden yere vurduğumuz bir hale dönüştü bu batı eleştirileri hengamesinde bizi tanımaya çalışan, bilen, eleştiren pek az doğrusu.

Artık tarihte ecdadın büyüklüğünü, kitaplarda ne kadar güçlü ve iyi olduğumuzu arar olduk. Bizden olmayana düşman kesilmeye başladık. Faşistleştik yani.

Çetin Altan’ın bir yazısında dediği gibi “İnsanlar kendi ömürlerinden önce yaşananlara tarih diyor.
Çok da ilgilenmiyorlar o tarihle.
Tarih onlar için, övünecek bir şey bulamadıklarında kendilerine yeni övünme stokları yaratacakları bir böbürlenme hurdalığı.”

İlahiyat fakültelerinde hıristiyanlık ve yahudilik yeriliyor, tarih fakültelerinde şanlı tarihimiz anlatılıyor ama yükselen batıya karşı bir eziklik ve çaresizlik hala var.

“Ver mehteri” şeklinde ifadeler türedi.

Müslümanlar her şeyi biliyordu geriye kalan tek şey müslümanları kendilerinin üstün olduğuna inandırmaktı.

Artık hepimiz uyanıktık kendi yüceliğimizi ve batının barbarlığını biliyorduk. Geriye kalan tek şey bunu dillendirmekti.

Tüm bu “biz mükemmeliz” iddialarının yanında bir kısım müslümanlar ise geleneğin ciddi şekilde eleştirilmesini ve kendimizle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyor.

Müslümanların tarihi kutsallaştırması ise bu eleştirilere mani oluyor.

Halbuki Ebu Hanife nasıl tarihsel bağlamdan bağımsız değilse Freud da değil.
#
Dindar bilinç tarihi anlayamaz çünkü;
sahabe,tabiin, tebei tabiin kutsal; selçuklu, osmanlı kutsal; cumhuriyet döneminde mehdi geldi. Yani tarihi hep Allah yönetti asla beşeri bir şey yok. Tarihe beşeri olarak bakamaz dindar bilinç ilahi olarak bakar. O yüzden dindarların tarihten ders çıkarması imkansız gibi bir şey.

Bu konu ile ilgili İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısının linkini istifadenize sunuyorum:

https://dusuncemektebi.com/d/186835/ihsan-fazlioglu-mus%C2%ADlu%C2%ADman%C2%ADla%C2%ADri-se%C2%ADve%C2%ADme%C2%ADyen%C2%ADler,-is%C2%ADl%C3%A2m%C2%ADci%C2%ADli%C2%ADga-si%C2%ADgi%C2%ADnir%C2%ADlar

Bu büyük egomuza tarikat ve cemaat gibi oluşumların üstünlük yarışının da çok büyük etkisi oldu.

Birileri kendini mehdinin talebesi olarak üstün görüyor, bir başkası falanca tarikatın falanca kolu olmak ile, bir diğeri ise eşref-i mahlukat olmak ile övünüyor.

Kısacası “biz”i övmek aslında “ben”i övmektir ve bu övgülerin psikolojik bir kaç yamadan başka getirisi yok.

Bu övünmelerimizin farkına varıp kendimizle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi?

İnsanın Haddi #1

Haddini bilmek, kendini bilmek demek. Kendini bilmek, mesailerin en güzeli; zaman harcanması zaruri bir mevzu, mesele. Sınırlarımızı anlayabilirsek kendimizi de anlayabilir, keşfedebiliriz. Bu bağlamda fizik ve metafizik iki önemli konu. Şimdi başlayalım haddimizi öğrenmeye. Öncelikle insan kelimesi arapça unutmak fiilinden türetilmiş bir kelime. İnsan unutan demek yani. Unutmak bir sınırdır ne güzel, ne belalı bir sınır. Durağa kadar gidip otobüsü görünce akbilini unuttuğunu hatırlarsan ne yazık sana(!) eve kadar tekrar yürümek zorundasın -kısmetse- bir sonraki otobüse bineceksin. Eğer ağır bir travma yaşadıysan çaren unutmak. Artık geçen zaman ile unuttuğun kadar mutlu olacaksın.

Rab unutanları bağışlar.

Gelişen nörobilim, psikoloji ve nöroloji ile sınırlılığımızı daha iyi görmeye başladık ama görene rahmet!

İnsanoğlu kendine haddinden fazla değer verir. Güneşin onun yaşadığı gezegenin etrafında döndüğünü zannetmesi hep kendi haddini bilmemesindendir.

Hepimizin seçimleri var, partileri var, dinleri var, takımları var vs bunların hepsini özgür irade ile seçtiğimizi zannederiz (belki de öyledir!) bu yüzden özgür iradenin sınırı bu olguların da anlamını değiştirebilir. Özgür iradenin sorgulandığı bir asırda bütün seçimler de dolaylı olarak sorgulanır hale gelir bunda bir beis yok. Ama biz hakikatin zirvesinde olduğumuz kanısındayız. Şüphe, hakikat, korku kuyularında zavallı insanın tek sığınağı kendisidir, inancıdır yani. Gerçeği, hakikati bildiğine dair duyduğu inanç. Aksi insanı şüpheler ve belirsizliklerle binbir parça ederdi.

Çıldırmamak için emin olmak lazım; gerçekten, hakikatten, bildiğinden.

Amin Maalouf Semerkant romanında Ömer Hayyam’ın diline şu sözlerin pelesenk olduğunu söyler:

“Ne diyebilirim ki sana, varlığın sırları saklı senden, benden; bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben. Bizim ki perde arkasında dedikodu; bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne ben.”

Bu sözleri Hasan Sabbah ile İsfahan’a giderken Hasan’ın “tartışılmaz gerçekleri” ilan ettiği sırada söylemiştir. Ömer’e bu sözleri söyleten nasıl bir duyguydu, nasıl bir çıkarımdı? Gerçekten her şey Ömer’in dediği gibi “muğlak” mıydı yoksa Hasan’ın savunduğu gibi “kesin” miydi?

Bu noktada şöyle bir tesbitim var: empati yeteneği fazla gelişmiş insanlar “kesinlik” konusunda çokta kesin konuşmuyorlar. Ve yabancı oldukları bilgileri daha çabuk anlama ve benimseme ihtimalleri var. Egoist olanlar ise kendilerinden daha emin oluyor. Burda empati tek etken değil şüphesiz ama bence çok önemli bir etken. Bu ikiliğin( yani bilgiden emin olma yada şüpheci olma teyakkuz da diyebiliriz) mükemmeliyetçilikten ya da “büyük resme” olan iştiyaktan da kaynaklanıyor olabilir. Yani olguları tam olarak ihata etmek isteyen, feth etmek isteyen bir insan yüzeyselliğin en katı eleştiricisi olur. Artık kesinlik ile arasında kutlu bir mücadele vardır. (Mübarek ola!)

Bunun neticesinde de kendinden emin konuşan insanlardan pek haz etmeyecektir. O hakikat için kılı kırk yararcasına çabalarken bir başkası bildiklerinden o kadar da emin olmamalıdır. Yoksa işi o mu yokuşa sürüyor?

Karar vermedeki aceleciliğimiz beynimizin anatomisinden mi kaynaklanıyor acaba? Şöyle ki; beynimiz vücudumuzun yaklaşık 8’de 1’ini kaplıyor ama harcadığı enerji, vücudun tüm enerjisinin % 20’si. Yani enerjiden tasarruf için mi acaba bazı şeylere ön yargılı yaklaşıp çabucak karar veriyoruz? Bir nörölogdan böyle bir şey duymuştum çok mantıklı gelmişti.

Önce can sonra canan programında bi ara Sinan Canan şöyle bir şey demişti: “beyin boşlukları atlar-biz üzülmeyelim diye- bu yüzden insan her şeyi bildiğini zanneder.”

Demek ki bu yüzden bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında ‘cevapsız sorular’ımız varmış diyesi geliyor insanın.

Bir başka sınırlılığımız ise limbik sistemimizin frontal lobumuza galip gelmesidir. Yani duygularımızın aklımıza galip gelmesi. Serkan Karaismailoğlu durumu çok iyi özetlemiş “limbik karar vermişse frontal lobun ne dediği kimin umrunda.”

Frontal lobu yani beyninin ön tarafı en gelişmiş varlık insandır ama yine de duygularımıza rağmen karar vermemiz, hazlarımızı ertelememiz çok zordur. Bu bağlamda özgürlüğü “dürtülerimize rağmen bir şeyler yapmak” olarak tanımlamamız çok faydalı olacaktır.

İnsan zavallı bir varlık olduğundan güç ister bazen o güçle insanlara zulmetmek ister bu da insanın güçteki sınırıdır yani zaafı. Gücü elinde bulunduran zavallılara diğer zavallıların yardım etmesi gerekiyor ki bu durumdan başka bir zavallılık yaşanmasın.

İnsanın sınırı konusunda şüphesiz algının çok önemli bir yeri vardır ben burda “seçici algı” kavramından bahsetmek istiyorum. Acar Baltaş Hayalini Yorganına Göre Uzat adlı eserinde seçici algıyı şöyle tanımlıyor: “kişinin olumlu kanıtları seçip ayırarak bunlara odaklanması ve hatırlaması; olumsuzları ise göz ardı etmesidir.”

Kendimi ne tür saçmalıklara inandırdığımı buraya yazsam kimse inanmaz. Kendini kandırabilmenin gücüdür bu.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

İslam’da Otorite Boşluğu

Anlatacağım şey siyasi bir boşluk değil. Ya da “alimlerimiz yok şimdi bu modern çağda ne yapacağız” da değil. Aslında hep olan ama farkında olmadığımız bir “boşluk” olgusu. Buna “Allah’ın bizi vahiyle başbaşa bırakması” da diyebiliriz yada “akılla.”

Peygamberimizin vefatından sonra dini mevzularda bir hükme varmak için ülema tarafından kıyas ve icma delilleri bulunulmuş, geliştirilmiş.

Kıyas ( Arap: ﻗﻴﺎﺱ), analoji , bir İslâm hukuku terimi, fıkhın dördüncü kaynağıdır.
Kıyas, hükmü hakkında nass (ayet ve/veya sünnet) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak sebep-sonuç bağından dolayı hükmü ayet veya hadisler ile çözülmüş bir konuya benzeterek çözmektir. Kıyas yoluyla hükme varan hukukçuya müçtehit denilir. Müçtehit, kıyas yaparken ayet ve hadisleri yorumladığı için müçtehitlerin hükümleri birbirinden farklı hatta birbiriyle çelişen hükümler ( içtihatlar ) olabilir.
Hicretin 3. yılına kadar ortaya çıkan problemler kıyas yoluyla çözümlenebilmişse de bundan sonra kıyas yapılmadığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmiştir. Ama bazı islâm hukuku, yani fıkıh, mezhepleri kabul ederken, bazı İslam hukuku mezhepleri kabul etmez. Örneğin, Şii-İsnaaşeriyye mezhebi
içtihatta kıyas yerine direkt olarak aklı esas alıp içtihatta kıyasa başvurmaz.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Kıyas)

İcmâ (Arapça : ﺇﺟﻤﺎﻉ ), bir İslam hukuku terimi
İcmâ İslam hukukuna göre, herhangi bir çağ veya dönemde yaşamış İslam bilgini ve müctehidlerin Kitap (Kur’an), Sünnet ve bazı mezheplere göre kıyasın delillerinden birine dayanarak, şeriatın (İslami hükümlerin) bir meselesi konusunda aynı hükmü vermeleri, aynı hükümde birleşmeleridir.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/İcma)

Bunların dini hüküm vermede doğru yöntemler olduğunu dinen ispatlayamayız. Şöyle ki; bu iki yöntemin dinen doğru olması için dinin doğrudan emretmesi lazım. Eğer din yani vahiy doğrudan emretmiyorsa bu müslümanların kendi içtihatları olur içtihat da beşer aklının bir hükmüdür, vahyin değil. Bu iki yöntemin de dinen kesin olarak doğru olması için onların üstünde olan bir yapının onlara işaret etmesi lazım. Yani bir şeyin hükmünü onun üstündeki merci verir. Peygamberimizin yaşadığı bir olay ile daha anlaşılır hale getireyim.

Hz. Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe’nin Kureyşliler tarafından yeniden inşası sırasında Hacerülesved’in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler’in en yaşlısı Ebû Ümeyye b. Mugīre’nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved’i bir örtü içine koyarak bütün kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceği yerin hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmişti. (https://islamansiklopedisi.org.tr/hacerulesved)

Bir meselede ihtilaf oldu mu bir hakemin haklıyı veya haksızı, doğruyu veya yanlışı, iyi veya kötüyü tayin etmesi lazımdır yoksa ihtilaf edilen şeylerin kendileri diğer şeylere karşı üstünlük davasında bulunamazlar.
Gerçi icma ve kıyas üzerine bahse değer bir ihtilaf olduğunu düşünmüyorum ama şunu bilmekte fayda var: kıyas ve icma ülemanın aklı ile bulduğu ve çoğu müslümanın da mantıklı bulduğu iki edille-i şer’iyyedir. Ülemanın akıllarına sağlık!

Yani demek istediğim kıyas ve icmayı dinen ispatlamanın hiçbir kesin yolu yoktur (içtihatlar olabilir) ama iki yöntem akıldan uzak da değildir.
Ülemanın o zaman ne kadar bilgili, akıllı ve cesur olduğunu unutmayalım ve kendi zamanımız ile karşılaştıralım o zaman durumun vehameti daha iyi anlaşılır. Burda boşluktan kastım icma ve kıyasta dini bir kesinliğin olmayışıdır ve bu boşluk akılla doldurulmadığı sürece hep “boşluk” olarak kalacaktır.

Şimdi bu otorite boşluğunu islam dünyasındaki mezhepler ile ilgili düşünelim. İslamda iki mezhep çelişse hangisinin doğru olduğunu nerden anlıyacağız? Hakem kim olacak bu konuda? Akıl mı? Hangi akıl, kimin aklı? Vahiy mi? Zaten vahiy farklı yorumlandığı için ihtilaflar olmuyor mu?

Hakem olayı ile mevzuyu daha anlaşılır hale getireyim.

Gittikçe şiddetlenen ve sabaha kadar devam eden çatışmalar, savaşın şiddeti dolayısıyla “leyletü’l-harîr” diye isimlendirilen 9-10 Safer 37 (27-28 Temmuz 657) Cuma sabahına kadar sürdü. Cuma günü Hz. Ali, âsilere son darbeyi indirmek niyetiyle Eşter’i kalabalık birliklerin başında taarruzla görevlendirdi. Eşter başarılı bir taarruz gerçekleştirmiş, savaşı kazanmaya çok yaklaşmıştı. Ancak Muâviye’nin danışmanı Amr b. Âs, ihtilâfın Kur’an’ın hakemliği ışığında çözülmesi teklifini gündeme getirerek bu sırada kaçmayı düşündüğü söylenen Muâviye ve ordusunu yenilgiden kurtardı. Teklifi uygulamaya koyan Muâviye, askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının ucuna takıp karşı tarafı Kur’an’ın hükmüne çağırmalarını emretti. Bunun üzerine Suriyeli askerler mushafları mızraklarının ucuna takarak, “Ey Iraklılar! Artık savaşı bırakalım, aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye bağırmaya başladılar. Ayrıca büyük Şam mushafı da askerlerin mızraklarının ucunda havaya kaldırıldı.
Bu teklif, savaştan yorulmuş ve çoğu aynı zamanda akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden Hz. Ali’nin ordusundaki askerleri birbirine düşürdü. Büyük bir kısmı, bilhassa kurrâ savaşın derhal durdurulmasını istedi. Hz. Ali onlara bunun bir savaş hilesi olduğunu, Muâviye’nin Kur’an’ın hükmüne uymak değil kendi bütünlüklerini bozmak amacıyla bu işe giriştiğini söyleyip savaşa devam etmelerini istedi. Fakat savaşın durdurulmasını isteyen askerler onu dinlemedikleri gibi savaşı durdurmadığı takdirde kendisini Muâviye’ye teslim etmek veya öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali savaşı durdurmak zorunda kaldı. Ardından halifeye karşı direnenlerden Eş‘as b. Kays karşı tarafın niyetini öğrenmek için onların yanına gitti. Muâviye de maksatlarının aralarındaki anlaşmazlığı Kur’an’ın hakemliğine başvurmak suretiyle çözmek olduğunu söyledi. Buna göre iki tarafı temsil etmek üzere seçilecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’ın hükmüne uygun olarak çözecekti.
Muâviye taraftarları hakem olarak Amr b. Âs’ı seçtiler. Hz. Ali ise bunun için Abdullah b. Abbas’ı veya Mâlik b. Hâris el-Eşter’i düşünüyordu. Ancak başta Eş‘as b. Kays olmak üzere onu tahkimi kabule zorlayanlar bu defa Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Hz. Ali bu isteklerini de kabul etmek zorunda kaldı. Ardından iki taraf arasında hakemlerin uyacağı kuralların belirlendiği metin (tahkimnâme) hazırlandı. İki tarafın verilecek hükme uymayı taahhüt ettiği metne göre bir araya gelecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’a, Kur’an’da bir hüküm bulamazlarsa sünnete başvurarak âdilâne çözecekti (13 veya 17 Safer 37 / 31 Temmuz veya 4 Ağustos 657). Bu sırada Hz. Ali’nin ordusunda yeni bir bölünme ortaya çıktı. Eş‘as b. Kays tahkimnâmeyi okurken Temîmliler’den bazıları “lâ hükme illâ lillâh” sözüyle halifelik meselesinin iki hakemin takdirine bırakılmasına itiraz etti. Çoğu Temîm kabilesinden yaklaşık 12.000 asker Kûfe’ye dönüş sırasında ordudan ayrılıp Kûfe yakınındaki Harûrâ’ya çekildi ve ilk Hâricî zümresini oluşturdu. Sonuç olarak Hakem Vak‘ası ihtilâfı çözmek yerine işi daha karmaşık hale getirdi. Durumu lehine değerlendirmek isteyen Muâviye’nin kendisini Suriye’de halife ilân etmesiyle İslâm toplumu ikiye bölündü. Ardından iki taraf yeni bir mücadele için tekrar hazırlıklara başladı. Bu arada Hâricîler de isyanlarını devam ettirdiler.(https://islamansiklopedisi.org.tr/siffin-savasi)

Bu olaydan şunu anlıyoruz: sahabeler Kur’an’ın hakemliği konusunda anlaşamamış ve islam dünyasında ihtilaflar ortaya çıkmıştır zaten Kur’an’ın hakemliği o kadar da açık bir konu değildir. Aynen öyle de günümüzde herhangi bir mezhebin hak olduğunu belirlemek için Kur’an’a veya sünnete başvuramayız çünkü ihtilafın bizatihi kendisi Kur’an ve sünnetin farklı yorumlanmasından çıkmıştır. Bu hususda hakem akıl ve objektif bilgi olmalıdır. Akıl nedir? Objektif bilgi nedir? Bu iki sorunun cevabında uzlaşılırsa mevzu halledilebilir olacaktır.

Ayrıca her an, her mezhebe geçebilirsiniz 2 adet vesikalık fotoğrafınız, kimlik fotokopiniz olmadan. Hangi mezhebe, hangi sıklıkla geçileceğini belirleyen hiçbir dini otorite yoktur sadece kontrol manyağı olduğumuz için insanlara sürekli mezhep değiştirmesinin yanlış olduğunu söylüyoruz halbuki hiçbir dini referansımız yoktur. Kişilerin bu mezhepleri suistimal edebileceği ise kişilerin kendisini bağlar bir başkasını değil. Asıl mesele sürekli mezhep değiştirme serbestliği değil, insanımıza aklın dindeki rolünü anlatmamızdır.

Velhasıl otorite boşluğu dediğim şey dinde akla ayrılan paydır. Bu yüzden akıl hesaba katılmadı mı bir otorite boşluğu vacip olur. Bu boşluk çağımızda akıl ve bilim ışığında doldurulmalıdır. Tabi boşluk derken müstakil bir boşluk değil kastetdiğim şey; vahyin, aklın ve bilimin senkronizasyonudur.

Gülgün Türkoğlu ise dindeki boşlukla ilgili bir yazısında şöyle diyor:

İnsan, hayvandan farklı olarak her şeyi düşünerek ortaya koyar. Düşünme başlangıçta, duygu, sezgi ve giderek tasarım halinde yapılanır. Kavrama giderken bir durak olan çözümleme aşaması, duygu ve düşüncenin henüz birer karşıt olarak ele alındığı bir duraktır. Dinsel duygu bir taraftır artık. Hatta dinsel duygunun, köklerini özsel düşüncelerde arama hakkı bile elinden alınmıştır. Din simsarlarının cirit attığı bölge, bu hakkın yadsınması sonucunda ortaya çıkan geniş boşluktur. İlerlerken, zorunlu olarak bu boşluğu fark eden akıl bu aşamada dini yadsır; yadsıdığı boşluğun, düşünmeye devam ederse dolacak bir boşluk olduğundan habersizdir henüz.

Büyük düşünürler benzer düşünürler 🙂

Sizi ne hale getirdim…

Müslümanlar türban yasağı için çok mücadele etti, hapsedildi, darbedildi, rezil edildi ve sonunda istediğini aldı islamın şiarı türban artık serbest. Zaman geçti siyasal islam güçleşti, dikleşti. Torpil, adam kayırma, yalakalık su gibi sızdı aramıza. Peki türban islamın şiarı da adalet değil mi? Türban için mücadele eden müslümanlar neden adalet için mücadele etmedi, etmiyor? Çünkü hırsız içerden çıktı. O hırsız benim. Sizi kendi dinimle ben kandırdım, sizi kendi ırkım ile ben galeyana getirdim. “Üstünlük takvadadır” diyen dinin mensuplarına üstünlük ırkımdadır sözünü ben dedirttim. Koskaca bir ülkeyi etnik bir toz yığını haline getirdim. Ben aldım amcamın oğlunu işe, ben yerleştirdim bizim kayınçoyu memurluğa, ben çaldım umutlarınızı, emeklerinizi. Durun! Kızmayın hemen size de bir şeyler bıraktım size Allah’ı bıraktım, size resulünü bıraktım. Duygu menfezlerinizi sonuna kadar açtım. Açtım ki çektiğiniz acı kutsal olsun çünkü başka türlü katlanamazdınız. Ben bir iyiliğimi bin kötülüğüme perde yaptım çok hoşunuza gitti bu perde çıplak bakamazdınız bana çünkü çıplaklık ölümdü. Sonra alıştınız hepiniz neredeyse hepiniz. Alışmayanlarınızı da ıslahevine attım biliyorum akıllanmayacaklar ama olsun %1’e yapılan zulüm %99’unuzu susturuyor neticede. Korkuya hakim oldum, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlar oldunuz kabul edin bu şeytanlık çok hoşunuza gitti. Size vergi bindirdim ben binlerce milyonluk işler yaptım size de devlettir ne yapsa yeridir dedim sizde ruhi boşluktaydınız bal gibi kabul ettiniz. Dolarla doğmadık dolarla ölmeyiz dediniz. Binlerce koruma ile dolaştım sizin başınıza gelen müsibetler de ise ihmaller vardı ama kader deyip, sabredin dedim sizde öyle yaptınız. Din afyondur diyenlere de o islam için geçerli değil dedim hemen inandınız. Niye inanmıyasınız ki ne Marx’ı tanıyordunuz ne Freud’u ne kendinizi ne İslamı. Her fırsatta duygularınızı manipüle ettim, bir düşman yarattım nefretinizi onlara yönelttim onu da onlara verince bana hiç sıra gelmedi. Bir kısmınızı satın aldım, istihbarat topladı, sizi gammazladı devlet için yapıyorum dedim, sizde Türkiye Cumhuriyet’i parti devleti değildir demediniz. Hanginizin beni sevmediğini artık çok iyi biliyorum. “Din inananlar kardeştir” demiş Kur’an’ın hatrına vazgeçebileceğiniz nefretinizi de ben körükledim artık dininiz için bile olsa hedef gösterdiğimden başkası için nefret duyamayacaksınız. Medyayı da satın aldım ama sizin için. Kötü şeyleri duymayın diye iyi şeyleri onlara fısıldadım onlarda size orkestra eşliğinde doğru haber şöleni yaptı. Sizde inandınız niye inamayacaksınız ki çoğu emrine uymadığınız Kur’an’ın Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. emrine niye uyasınız? Ama sağlam tartışmalar verdim size sünni-şii, iktidar-muhalefet, kürt-türk… tartışma şerbetinden kana kana içtiniz. Şuursuzlaştınız tarihinizi bir kuple öğrettim onu da sevgi ve nefretinizi istediğim yöne çevirmek için yaptım yoksa tarih bilgisi ile şuurlanmak herkese nasip olmaz biliyordum. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyeceğinizi bildiğim için doğru ile yanlışı karıştırdım sizde vardır bir bildiği dediniz haklıydınız bir bildiğim vardı. Kur’an “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” dediği halde size fobiler sundum ermeni fobisi, türk fobisi, yahudi fobisi, kürt fobisi… Avrupa’yı islamofobi ile kötüledik “yine biz iyi olduk” yaşasın biz. Aynı şeyleri başkası yapsa taşlardınız ama ben yapınca “aler-re’si-vel-ayn” dediniz çünkü ben sizden biriydim, çünkü ben namaz kılıyordum, yalan söylüyor olamazdım. “İlim öğrenmek kadın ve erkek her müslümana farzdır” hadisini erkeklere has kıldım, gözünüzün önünde yaptım bunu farketmediniz bile. Sonra kadını ben anlarım dediniz kadını kadından öğrenmek aklınıza bile gelmedi. Sizden özür dileyeceğim öykümü tamamlamak için ama affetmeyin sakın. Zaten güç elimden çıktığı an şeytan olarak görüneceğim size o zaman lanetleyeceksiniz beni. Ağzınıza sağlık!

Din ve Anlam Krizi #2

Değişen zamanla birlikte tanrı tasavvurlarımızın değişmemesi çokta mümkün görünmüyor çünkü zamanla birlikte aklımız ve vicdanımız da tekamül ediyor. Kaçınılmaz olanda bizim için fayda vardır önyargısı ile hareketle şunları söyleyebilirim: Tanrı tasavvurumuz değişmeseydi fazla çocuğu olan aileler çocuklarından birini tanrı için kurban edebilirlerdi. Ya da hasta olan insanları tanrının lanetlediğini düşünüp onları toplumdan uzaklaştırabilirdik. Ve bugün bazı müslümanlar Allah’ın barıştan yana olduğuna inandıkları için dünyanın herhangi bir yerinde olan savaşlara karşıdırlar çünkü onlara göre islam barış dinidir. Şüphesiz insanlarda bu inancın oluşması zamanın değişimi ile olmuştur çünkü iki-üç asır önce fetih hareketleri yapan atalarının yerine bugün islam barış dinidir demeye başlamışlardır. Peki bugün 1.5 milyar müslüman Allah’ın savaş istediğine inansa dünya nasıl bir yer olurdu? Bu bağlamda farklı gruplar cihada farklı manalar yüklemiştir. Değişim kaçınılmaz ise ve bu değişim toplumun her yerinde aynı olmuyorsa bazı müslümanların Kur’an’ı bizden farklı anlamaları gayet tabii değil midir? Ama müslümanlar değişimden çok korkuyor bazı müslüman “gençler bile” bir yaşlı hastalığı olan “geçmişte yaşama isteği”ne tutulmuş durumda. Onlar için saf islam sahabelerin islamı idi. Ve hiçbir zaman onlar gibi olamayacakları için derin üzüntü içindedirler. Geçmişi yüceltirler çünkü şimdiye hükmedemezler ve gelecek için de kaygılıdırlar. Makinelerin hayatımıza hükmettiği, kuantum fiziğinin konuşulduğu, uzaya çıkılan bu çağda islam anlayışımızın değişmesini yadırgamak hiçte akıllıca değildir çünkü değişim zorunludur. Zorunlu olana, bir manada fıtrata, direnemeyiz. Popüler meseleler eşliğinde din anlayışımız yada Ku’an’ı yorumlamamız şekilleniyor. Mesela şuan hiçbir ateist Kur’an’a göre dünya düz ama bugünkü bilim yuvarlak olduğunu söylüyor demek ki Kur’an uydurmadır demiyor yada müslümanlar dünyanın Kur’an’a göre düz olduğunu iddia etmiyor. Ama dünyanın düzlüğü bir zamanların popüler konusuydu. Şuan başka konular popüler. Hiçbir insan çağından bağımsız düşünemez. Anlam krizlerini yumuşatmanın bir yoluda değişimin doğal olduğu fikrine sahip olmaktır. Nasıl ki beynimiz duyular vasıtası ile algıladığımız dünya hakkında bir yorum yapıyor ve bize dış dünyanın bilgisini sunuyorsa aynen öyle de müslümanlar islamı kendi ırklarından, kültürlerinden, psikolojilerinden, dünya görüşlerinden, ideolojilerinden, bilim anlayışlarından bağımsız yorumlayıp anlıyamayız tüm bu süzgeçlerden süzerek dini anlıyoruz. Tüm bu etmenlerden bağımsız olarak anladığını zanneden insanlar varsa cahildirler. Değişim zorunlu değilse niye Allah üç kitap indirmiştir niye onların sonuncusu olan kitabın binlerce belki milyonlarca yorumu vardır? Değişim ve farklılıklar bir zorunluluktur bugünkü müslümanlar farklılıklar ve değişim ile çok büyük bir cidaldedir. Değişimden korkmak cahilliktir önemli olan değişim sürecinin sağlıklı olmasıdır. Şimdi dinin hayatı sınırlandırıp nasıl anlam verdiğini inceleyelim. Din sonsuz ihtimali teke indirip hayata anlam verir. Mesela islam inancına göre tek tanrı Allah’tır. Çok tanrıcılıkta bile bir sınır vardır. Mesela her tanrının görevi ayrıdır biri topraktan bitki verir diğeri yağmur yağdırır ötekisi güneşi aydınlatır vs. Yine islam milyonlarca tanrıdan sadece Allah var der tanrılar alemine sınır çizer. Sonra büyük insanları peygamberler ile sınırlandırır. Sevginin sadece müslümanlara karşı olmasını isteyerek sevgiye sınır çekip, sevgiyi anlamlandırır. Nefreti kafirlere yöneltip nefrete bir sınır çizer. Empati duygusuna kafirler, gayler veya kadınlar hakkında sınırı aşıp empati kurmayacaksın diyerek sınır çizer. Kur’an “Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!” (Enbiya, 21/22) diyerek iki ilah olunca olabilecek sonsuz ihtimali teke indirir ve “fesad olurdu” der. Halbuki iki veya daha fazla ilah kainatı yaratmış olabilir şu şekilde de savunulabilir: tanrılar anlaşmadan önce kaos vardı, anlaştılar dünyayı yarattılar, anlaşma bozulunca da kıyamet kopacak. Ve bu açıklama akıldan hiçte uzak değildir ama bu ayete iman eden mü’minler için hiçte mantıklı değildir. Evet din akla dahi sınır çizer “dediğimden başka şıkkı düşünme” der. Dinlerin çizdiği bu sınırlar çok anlamlıdır bu bağlamda sonsuzlukta bir mana yoktur. Hatta çoğu müslüman cennetin sonsuz oluşunu bile anlamlandıramaz çünkü sonsuzu insan zihni anlıyamaz. Bu zamandaki çokluğa karşı sınır koymak farz olmuş. Çünkü hiçbir insan milyonlarca kitabı okuyamaz bu kısacık hayatta. Bütün zevkleri tadamaz, bütün dizileri izliyemez. Elimizde olan binlerce nimete rağmen olmayan milyonlarca nimet var bu yüzden zenginler bile fakir hisseder kendini. Bugünün aklı sana milyonlarca kitap okumadan bir şey bilemeyeceğini, yüzlerce partnerin olmadan gerçek aşkı bulamayacağını, milyonların olmadan zengin olamayacağını söyleyerek hayatı karmaşıklaştırıp anlamsızlaştırıyor. Seni sersem, mutsuz, şaşkın, depresif ve agresif yapıyor. Bir insanın, bir günde, bir sosyal medya aracılığı ile binlerce karmaşık duyguyu yaşaması iyi midir? Artık “bir şey” bilmiyoruz milyonlar var hayatımızda çeşitliliğin hayatı rezil ettiği bir dönemde yaşıyoruz bu yüzden tercihlerimiz çok önemli ama kararsızlıkta vacip oluyor. Hoş gelmedin bolluk! Bolluk berekete atıf yapar ama bu bollukta nerde bereket sadece suri-suni bir bolluk. Yine de akıl gördüğüne yani yüzeyselliğe sarılır, sarılmazsa buyurun terapiye: depresyon. Milyonların ardından “bir”i görmek cefa, emek, feraset ister herkes muvaffak olamaz öyleyse denize düşen yılana sarılır: İşte size taassub. Yani yüzeysellik var, yüzeyselliğe yapış, içselleştirme olmadan, yaşantısız al, kabullen, ölümüne savun: saçma sapan tutumlar. Mevlana Cami ne güzel demiş: “yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Biri söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.“*

Kendimizi ve sınırımızı bilmeliyiz. Kendimizi bilince sınırımızı, sınırımızı bilince kendimizi tanıyacağız. Dış dünya öyle tarafsız, öyle yalın, öyle bağımsız durur ki akıllara zarar. Din gelir sana taraf verir, kendine bağlar ve anlam doğar öyleki sol el, sağ el bile anlam kazanır. Anlam krizleri yaşamamak için hayatı sınırlandırmak gerekir. Dindarların hayatı vahdetle doludur. Çoğulculuğu onlara anlatamazsınız bakınız: “Demokrasi tağuttur.” Onlara vahye rağmen olan şeyleri, bencelerinizi anlatamazsınız onların aklı ancak vahdet ile teskin olur. Aile ensest yasağı ile ,aile olur, anlamlı olur. İnsanlarla ilişkimiz toplumsal sözleşmeye uyduğumuz kadar anlamlıdır. Bir okulda sınırlar, kurallar varsa eğitime elverişli olur orası yoksa bataklığa döner. Sınırlar olmadan anlamlı şeyler yapmak imkansız.

Sınırlarımız, mutluluğumuzun teminatıdır.

* Tırnak içindeki söz şu eserden alıntıdır: Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 17. Söz, Said Nursi