Dış Dünya 🌎

Eski köye yeni adet gelmesinden korkan milletler, içine kapanır giderek dış dünyanın nesnel, mantıklı ve kederli yüzüne sırtını döner ve bunun bedelini çok ağır öder.
Şimdi içe kapanmanın zararlarını Daron Acemoğlu’nun ve James A. Robinson’un yazdığı “Ulusların Düşüşü” adlı kitabından öğrenip meselemizi daha farklı yönleri ile ele alalım.
“Bazı devletler Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın yarattığı tehditten sakınmak için ithalata yönelik tahıl üretimini bırakıp ticari faaliyetlerine son verdiler. Hollandalılarla karşı karşıya gelmektense otarşiye, kendine yetecek kadar bir iktisadi düzene kanaat getirmek yeğdi… Güneydoğu Asya halkı ticareti bıraktı, içe kapandı ve daha mutlakiyetçi bir hale geldi. Müteakip iki yüzyılda Sanayi Devrimi’yle ortaya çıkan yeniliklerden yararlanabilecek bir konumda olamayacaklardı. Ve en nihayetinde, ticaretten geri durmaları onları Avrupalılardan korumayacaktı; 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde hepsi Avrupa sömürge imparatorluğunun birer parçası haline gelecekti.
İçine kapanmanın milletleri tehditlere karşı koruduğu tam bir safsatadır. Korkan insan bu içe kapanmayı “saflık” ve “temiz kalmak” olarak da görebilir ama burası dünya günler geceleri çok hızlı kovalar ve o “saflık” bozulur. Sığınanın sığındığı kaleleri yıkmaya and içmiş ezeli bir yasa vardır. Bu yasayı ancak aklın önünde durmayan kederli düşünce avcıları anlar.
Müslümanlar dış dünyayı bilmiyorlar bu yüzden öznel yargılarını nesnel sanıp dış dünyaya kafa tutuyorlar ama gerçek şaşmaz.
Dış dünya derken olguları yani kişinin hatrı için değiştirilemeyen; bir müslüman için, bir hindu için, bir yahudi için, bir katolik ya da bir japon için, bir ingiliz için, bir kürt için değişmeyen şeyi kastediyorum. Bu bağlamda Gülgün Türkoğlu’nun “olay ve olgu arasındaki fark nedir?” başlıklı yazısı bize çok yardımcı olacaktır. Öncelikle olay, olgunun etrafına kümelenen öznel tecrübelerdir; olgu, nesnel tecrübedir. Mezkur yazının bir kısmı şöyledir:
Bir olgu üzerinde konuşurken, olaylar önem arz etmez. Olgu konuşulurken, öznel tecrübeler konuyla ilgili değildir. Olgular doğada determinedir, eğitimli her bilinç bunu anlar. Düşünce alanında, olay ve olgu farkının anlaşılamaması, ikili ilişkilerde büyük sorun yaratır. Oysa, bu geldiğimiz aşama yalnızca başlangıçtır. Henüz, neden-sonuç ilişkisini kurmayı becerdik.
Neden sonuç ilişkileri bitmiş ilişkilerdir, tamamlanmışlardır. Anda, duyu algımıza çarpanlar bize nedeni açıklamaz. Kuşkusuz, tecrübe ile artık ne olup bittiğini biliriz: Soğuk havalarda sular donar. Doğada buz gördüğümüzde, buz bize neden buz haline geldiğini anlatmaz. Soğuk fikri, katılaşmayı içermez çünkü. Neden-sonuç ilişkisini bilmek olguyu bilmemizle sonuçlanır. Hava soğudu, su dondu. Biliriz ama anlamayız.
Olgusal düşünen, gözlem ve deney takip edebilen birisinin şu soruyu sorması normaldir: Buz sudan ağır değil midir? Buz nasıl oluyor da yüzeyde tutunuyor? Neden sonuç ilişkisine göre yanıt şudur: Evet, diğer sıvılar donduklarında, hacimleri azalır, yoğunlukları artar. Su ise farklı bir özellik gösterir. Dondukça yoğunluğu azalır, bu nedenle suda yüzer; donma olayı yüzeyden başlar. Suyun yapısındaki hidrojen moleküllerinin, birbirileri ile ağ oluşturan bir yapıda bağlanma eğilimleri nedeni ile adeta bir kafes oluşur ve buz yüzer.
Bilim ile sorular sordum, yanıtlar aldım. Neden öyle olduğunu biliyorum artık, ama anladım mı? Hayır. Anlayamamanın bizde yarattığı huzursuzluğu ciddiye alırsak, bir sonraki aşamaya geçeriz: Amaç-sebep ilişkisini anlama aşamasına. Anlamak, amaç ile yakından ilişkilidir. Donmanın yüzeyden değil dipten başlaması durumunda, suda yaşayan canlılar öleceği için yeryüzünde yaşamın olanaklı olamayacağı açıklandığında “Tamam, nihayet anladım, aklıma yattı şimdi” derim. Burada, amaç-sebep ilişkisini görmüş oluruz. Sebep söz konusu olduğunda, sonuç öncüllerden çıkar. Bu mantıki zorunluluktur. Bu olayların olmasının sebebi şu sonuç içindi. Doğadaki bu akla uygunluk bizdeki akla uyduğu için, açıklama tatmin duygusu yaratır. Önceki açıklamalar, kabullerdir. Felsefenin anlaşılmasındaki güçlüklerden birisi budur. Felsefenin, dinlerin yorumunun çocukça bir tutumla yapılmasına neden, bu ayrıntının uygulanmasındaki güçlüktür. Düşünmemizi derinleştirirsek, aslında bilimde bile yöntemin, sonuç tarafından belirlendiğini anlarız.”
Yazının tamamını okumanız daha fazla istifadeye medar olacaktır. Yazıda durduğu gibi değil maalesef. Bu düşünsel süreç sancılı oluyor. Çeke bilene düşünce doğsun!
Dış dünyayı bir de mantıksal safsatalar bağlamında ele almak istiyorum. Dış dünyayı bilmeyen insanlar safsatalara bayılır. Safsata ( İngilizce: Logical fallacy, Osmanlıca: Kıyas-ı batıl), bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamadır. Safsatalar ilk bakışta geçerli ve ikna edici gibi görülebilen fakat yakından bakıldığında kendilerini ele veren sahte argümanlardır. Bu safsatalar tartışmalarda kendini ele verir mesela siz dini bir tartışmada bir kişiden alıntı yaparak argümanınızı ortaya koyarsınız karşınızdaki argümanı kabul etmek istemediği için size “bunu söyleyen adam yahudi” derse “ad hominem safsatası” yapmış olur. Yani bir argümanı ele alırken kişinin dininden, mezhebinden, ırkından bağımsız ele almalıyız. Yani tartışmada odaklanılması gereken nokta argümandır kişinin kendisi değil. Bunun gibi nice mantık safsataları vardır işte en çok kullanılanlardan biri “otoriteye başvurma safsatası” bu tarz argümanların temel yapısı şu şekildedir: Profesör A, X’e inanıyor, Profesör A otoriteden birisidir, o halde X doğrudur. Bu argüman biçimi, çoğunlukla, uzun yıllara dayanan deneyimin ya da belirli bir iddiada bulunan bireyin sahip olduğu resmi derecelerin vurgulanmasıyla ifade edilir. Bazen bu argümanın tersi de kullanılır; birisinin otoriteye sahip olmaması ve bu nedenle de iddialarının yanlış olması gerekir şeklinde ilişkilendirme hataları yapılır. (Bu bir ad hominem safsatası olarak da ele alınabilir.)
Otoriteye başvurma durumlarına gündelik hayatta sıklıkla rast geliyoruz aslında. Beyaz bir laboratuvar önlüğü giymiş birisinin konuştuğu ya da bir diş macunu reklamında her 5 diş hekiminden 4’ünün bu diş macununu kullanmanızı önerdiği gibi televizyon reklamlarında, otoriteye başvurma durumuna tanık oluruz.
Otoriteye başvurma safsataları, bir durumun, gerçeklerinden ziyade, onu destekleyen insanlar nedeniyle doğru ya da geçerli olduğunu ileri sürdüğünüz zaman ortaya çıkar. Otoriteye başvurma safsataları, açık ya da örtülü biçimlerde olabilir. Örneğin; Facebook zaman akışınızda aşağılara doğru inerken, saygın bir kişinin adının büyük harflerle yazıldığı bir alıntıya denk geldiniz (örneğin; “………” –BENJAMIN FRANKLIN), bu, otoriteye başvurmanın örtük biçimidir. Örtük otoriteye başvurma durumları, şunu ima eder: Bu sözü ciddiye almalısın, çünkü bunu söyleyen kişi Benjamin Franklin’dir. Gerçekte ise, karşılaştığınız herhangi bir cümleyi ya da iddiayı; onu destekleyen kişinin gerçekliğinden ziyade tamamen kendi gerçekliği çerçevesinde sorgulamalısınız.
Otoriteye başvurmanın açık biçimleri ise tartışmalarda çok daha yaygın biçimde görülür ve genellikle de az sayıda profesyonelin desteklediği durumları haklı çıkarmak için kullanılır. Örneğin, aşı karşıtlarıyla yapılan tartışmalarda, sıklıkla şöyle yorumlara rastlarsınız: “Aşıların işe yaramadığını ya da güvenli olmadığını düşünen birçok doktor var, bu yüzden benim iddiam da sizinki kadar geçerlidir.” Sorun olabildiğince açıktır. Bir iddianın gerçekliği, o iddianın kendi gerçeklikleri tarafından belirlenir, iddiayı destekleyen insanların yetkinlikleriyle değil. Einstein’ın din konusunda destekleyici bir cümlesinin bulunması, dini safsataların gerçek olduğu anlamı taşımaz. Tartışmada konumlandığınız yer ne kadar çatlak olsa da, sizinle aynı fikirde olan ileri dereceye sahip bir kimse bulmanız da olasıdır.”
“Bilimfili” sitesinden istifade ettiğim mantıksal safsatalar yazısının linkini aşağıda paylaşacağım şimdiden bol istifazalar!
Henüz kendi safsatalarının farkında olmayanlarla, mantık bilmeyenlerle tartışmanın lüzümsuzluğu aşikardır. Ben de üniversitede felsefe hocama sunduğum bir argümana karşı “senin o dediğini hristiyan falanca zat söylüyor” cevabını almıştım. Mantık dersine giren hoca bunu diyorsa öğrencisi ne yapsın!
Dini konularda müslümanların dış dünyayı bilmemelerinden dolayı saçma argümanlar çabuk meşhur olur. “Kur’an evrenseldir” argümanı gibi. Bu argümanın globalleşen dünyada tartışılması gayet doğaldır. Ama doğru mudur? Kesinlikle hayır. Kur’an bir zamanda, bir topluma, bir coğrafyada, bir dille indirilmiştir. Bunlar Kur’an’ı yerel yapan unsurlardır. Ama Kur’an’da evrensel ahlak yasalarının olduğu da su götürmez bir gerçektir. Şimdi ne demeli! Kur’an’ın bir kısmı evrensel, bir kısmı tarihseldir diyebilir miyiz? Cihat ile ilgili ayetler tarihseldir diyebilir miyiz? Şüphesiz bunun cevabını ben veremem. Sadece çürük bir argümanı anlattım ben. Kur’an’ın ezeli oluşu ile küreselleşmeyi bir sanmanın yanılgısı içindeyiz bu yanılgıda gerçeklere sırtımızı dönemeyiz. Kur’an’ın nazil olduğu çağda modernizm, küreselleşme, üretim-tüketim, yapay zeka, uzay gibi kavramlar yoktu benzerleri varsa bile bağlamları bugünkünden çok farklıydı. Dış dünya biraz da bağlamdır. O yüzden bağlamı bilmeyen dış dünyayı bilmez. Yani olayların hangi nedenlerden dolayı olduğunu doğru bir şekilde açıklayamaz.
Yine “bilimdeki dış dünyayı” yani gerçeğe ulaşma yolunu Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow’un yazdığı “Büyük Tasarım” adlı kitaptan (etkin kuram ve modele dayalı gerçeklik) öğrenelim..
“İnsan davranışını öngörmek için fizik yasalarını kullanmak pratikte mümkün olmadığı için “etkin kuram” dediğimiz bir yol geliştirdik. Fizikte bir etkin kuram, gözlemlenmiş belirli bir fenomeni altta yatan tüm süreçleri ayrıntılı olarak tanımlamadan modellemek için yaratılmış bir çerçevedir. Örneğin, bir insanın bedenindeki her atomla yeryüzündeki her atom arasındaki çekimsel etkileşimi yöneten denklemleri tam olarak çözmemiz mümkün değildir. Ancak pratik nedenlerden ötürü, bir insanla yeryüzü arasındaki çekimsel gücü, insanın toplam kütlesi gibi birkaç sayı ile tanımlanabilir. Aynı şekilde, karmaşık atom ve moleküllerin hareketlerini yöneten denklemleri çözemiyoruz; ama adına kimya denilen bir etkin kuram geliştirdik ve etkileşimlerin bütün ayrıntılarına açıklama getirmeden kimyasal tepkimelerde atomların ve moleküllerin nasıl hareket ettiğini uygun bir şekilde ortaya koyabiliyoruz. İnsanlar söz konusu olduğunda, davranışlarımızı belirleyen denklemleri çözemediğimiz için, özgür iradeyi bir etkin kuram olarak kullanıyoruz. İrademiz ve ondan kaynaklanan davranışımızı inceleyen bilim, psikolojidir. Ekonomi de özgür irade düşüncesinin yanı sıra insanların olası eylem rotalarını değerlendirip en iyisini seçtikleri varsayımına dayanan bir etkin kuramdır. Bu etkin kuram davranış öngörüsünde sadece kısmen başarılı, çünkü hepimizin bildiği gibi, verilen kararlar genellikle akılcı değil ya da seçimlerin sonuçlarına ilişkin kusurlu çözümlemelere dayanıyorlar. Dünyanın böyle bir karmaşa içinde olmasının nedeni budur.”
“Modele dayalı gerçekliğe göre, modelin gerçek olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır, sadece gözlemle uyuşup uyuşmadığı önem taşır…bilim için modeller yaptığımız gibi, gündelik hayatlarımızda da modeller yaparız. Modele dayalı gerçekçilik sadece bilimsel modelleri değil, hepimizin gündelik hayatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için yarattığı zihinsel bilinç ve bilinçaltı modellere de uygulanır. Gözlemciyi-bizi- duygusal süreçlerimiz ile düşünme ve idrak biçimlerimiz tarafından yaratılan dünya algımızdan ayrı tutmanın hiçbir yolu yoktur. Algımız ve dolayısıyla kuramlarımızın dayanağı olan gözlemlerimiz doğrudan değildir. Daha ziyade, bir tür mercek tarafından; İnsan beyninin yorumlayıcı yapısı tarafından şekillendirilir. Modele dayalı gerçeklik, bizim nesneyi algılayış biçimimizle uyumludur. Görme sürecinde beynimiz optik sinirlerden bir dizi sinyal alır. Bu sinyaller televizyonda gördüklerimize benzer görüntülerden oluşturmazlar. Optik sinirin retinaya bağlandığı yerde kör bir nokta vardır ve görmenin gerçekleştiği yer, retinanın merkezinde 1 derecelik bir görüş açısına ve kolunuzu uzatıp baktığınızda başparmağınızın eni kadar bir genişliğe sahip, daracık bir alandır. Yani beyne gönderilen ham veriler, ortasında bir dilek bulunan bulanık bir resme benzer. Neyse ki beynimiz her iki gözden gelen girdileri birleştirir, çevrenin görsel özelliklerini de ekleyerek oluşturduğu varsayımla boşlukları doldurur. Dahası retinadan gelen iki boyutlu veriler dizisini okur ve bundan üç boyutlu bir uzay izlenimi yaratır. Bir başka deyişle beyin zihinsel bir resim veya model yaratır.
Etkin kuramlar(fizik,kimya,biyoloji) her değişkeni hesaba katıp bir sonuca varamazlar bu yüzden bilim gerçeğin vucüd bulmuş hali değildir sadece gerçeğe dair fikir verir. Bilim nesnel gerçekliği zabt-ü rabt altına alamaz, gerçeğin ihatası imkansızdır. Yine modeller oluşturup gerçeğin peşine düşmek zorundayız çünkü düşüncenin bir tarafı sabit, diğer tarafı devingen olmalıdır.
Din taassubunun gerçeğe ulaşmayı engellemesine güzel bir örnek:
“Kopernik, Aristarkhos’un ondan on yedi yüzyıl önce yaptığı gibi, Güneş’in merkezde hareketsiz durduğu ve gezegenlerin onun etrafında dairesel yörüngeler üzerinde döndüğü bir Dünya tanımladı. Bu düşünce yeni olmamasına rağmen yeniden uyanışı şiddetli bir direnişle karşılandı. Kopernik sistemi, gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü söylediği düşünülen Kitabı Mukaddes’e karşı olarak görüldü; kaldı ki bu görüş Kitabı Mukaddes’te asla açık olarak yer almaz. Aslında, Kitabı Mukaddes’in yazıldığı zamanlarda insanlar Dünya’nın düz olduğuna inanıyorlardı. Kopernik sistemi Dünya’nın dönüp dönmediği konusunda hiddetli bir tartışmaya neden oldu ve bu tartışma, onun görüşünü savunduğu ve “Bir düşünce Kutsal Kitap’a aykırı olarak tanımlanmış olsa bile, bir olasılık olarak savunulabilir” dediği için Galilei’nin 1633’te sapkınlıktan yargılanmasıyla doruğa ulaştı. Suçlu bulundu, hayatı boyunca ev hapsine mahkum edildi ve sözlerini geri almaya zorlandı. Onun “Eppur si muove (yine de dönüyor)” diye mırıldandığı söylenir. 1992’de Roma Katolik Kilisesi Galilei’yi lanetlemenin yanlış olduğunu nihayet kabul etti.”
Dindarlar gerçeğin peşinde değillerdir çoğu zaman çünkü kendi inançlarını doğrulayacak kanıtlar aramakla meşguldürler.
Velhasıl; dış dünya ampirik sonuçlar, mantık ve bağlamdır bunlarda uzlaşmadan tartışmak boşa kürek çekmek olacaktır.
Yazımı Cemil Meriç’in şu sözleri ile bitirmek istiyorum:
“Emperyalizmin taarruzlarına karşı genç zekaları uyarmak için “ideolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleri”dir demiştim. Bu düstur, ideolojiler aleyhine ideolojik bir ikazdı. Batı düşüncesinin, daha doğrusu düşüncenin reddi için bir fetva sanıldı. Yığınlar tefekküre her zaman şüpheyle bakmıştır. Bilgiyle zırhlanmamış kalabalıklar için aşırıya kaçmayan bir yabancı düşmanlığı emniyetli bir hisardır. Ama ömür boyu hisarda oturulmaz.”
İstifade ettiğim kaynaklar:
  1. Ulusların Düşüşü, Daron Acemoğlu, James A. Robinson, Doğan Kitap
  2. Büyük Tasarım, Stephen Hawking, Leonard Mlodinov, Doğan Kitap
  3. Kültürden İrfana, Cemil Meriç, İletişim Yayınları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s