Düalizm Ve İslam #3

Uzun zamandır düalizm üzerine düşünmemiştim. Blogumda konu hakkında iki yazı yayımlayınca sırtımdan büyük bir yük kalkmış gibi hissetmiştim. Bazen bu düşüncelerimin bir nöbet ile geldiğini düşünüyorum gelip geçici yani. Birazda sancılı. Nezleye tutulur gibi bir fikre kapılıyorum. Bir nevi istimna. Bazen asıl derdim değillermiş gibi geliyor. Yarattığım suni bir dert. Ama ne yapayım! Yeni ve güzel dertlere, uğraşlara ihtiyacım vardı bende bazı mevzular üstüne kafa patlatmaya başladım. Her neyse.. Okuduktan bir iki sene sonra Harari’nin Sapiens kitabına göz atma isteği duydum ve göz gezdirirken düalizm ile ilgili bir kısma denk geldim aynı yeri düalizmden başka bir bağlamda kaydetmişim demek ki o zaman düalizm diye bir meselem yokmuş. Şimdi o yerden biraz alıntı yapacağım ve üzerine birkaç bir şey ekliyeceğim hadi başlıyalım..
“Düalist dinler bin yıldan uzun bir süre boyunca gelişti. MÖ 1500’le 1000 yılları arasında Zerdüşt adlı bir peygamberin görüşleri nesiller boyunca aktarılarak zamanla düalist dinlerin en önemlisi oldu(Zerdüştlük). Kendisinden sonra gelen tüm Ortadoğu ve Orta Asya dinlerine büyük etki yapan Zerdüştlük, Gnostisizm ve Maniheizm gibi diğer düalist dinlere de ilham kaynağı oldu. Maniheistler Roma’yı Hristiyanlara kaybettiler, Zerdüşt Sasani İmparatonluğu Müslümanlar tarafından ele geçirildi ve düalizm dalgası duruldu. Bununla birlikte, tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. Bugün ‘tektanrıcılık’ olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. Tektanrıcılar düalizme özgü ikiliklerden de kaçamamıştır, çünkü bu ikilikler en başta Kötülük Sorunu’nu aşmaya yöneliktir”
Harari’ye göre dinlerdeki düalizm kötülükleri anlamlardırmak için vardır. Yani kainata bakıyoruz bir iyi var, bir de kötü iyiyi tanrıya yakıştırıyoruz kötülükte ise aklımız karışıyor işte o zaman bu düalizmin bir unsuru “şeytan” veya “ehrimen” imdadımıza yetişiyor ki “tanrı kötü değil çünkü bunu şeytanlar ya da kötü tanrı yaptı” diyebilelim. Ama bunu derken tanrının Kadir-i Mutlak olduğunu yadsıyoruz (islama göre). Bu islamdaki kötülük sorunu üzerinde pek de teskin edici durmuyor zira kötülüğün sebebi şeytan ama şeytanı yaratan da Allah’ın kendisi. Yani işin ucu yine tanrıya geliyor. İnsanın sorumluluğu açısından bu konuya iradeyi dahil etmemiz gerekecektir yani kötülük var ama kul tercih ettiği için mesul yada suçlu oluyor. Tabiattaki kötülüğe gelince hala hikmetini anlayabilmiş değilim. Kötülük Sorunu’na verilen “İmtihan” cevabı beni teskin ve tatmin etmiyor sonuçta Kadir-i Mutlak olan Allah bizi depremle ya da ölümle imtihan etmek zorunda değil ve neden böyle acılı bir yolu tercih ettiğini bilmiyoruz. Sanırım düalizmin sistematiği böyle hayatı verince ölümü de beraberinde veriyor kaçarı yok! Kader ve ahiret bu bağlamda bazı insanları tatmin ediyor bir kısmı ise hala sorularına cevap alamamış gibi görünüyor.
Konuyu birkaç derece başka düaliter bir yapıya çekmek istiyorum. Geçenlerde Dücane Cündioğlu’nun Söz’ün özü kitabını okudum ve kitabın önsözündeki sofizm mevzusu kafamda yeni bir düaliter yapı yarattı. Okuduğum kitabdaki mesele şöyle anlatılmış:
Yazar Sofizm’i Antik Yunan’da tezahür etmiş “Hiçbir şeyi bilemeyiz, bilsek bile dile getiremeyiz!” cümlesinin tanımladığını söylüyor. Ve Sofizm’in temellerinin subjektivizm, relativizm ve skeptisizm (şimdiler de ise çoğulculuk ve tarihselcilik) olduğunu söylüyor. Sokrat için “o geçici olanın, herkese göre değişenin, değişebilenin (Sofizm’in) amansız rakibi; sabit olanın, değişmeyenin ise taliplisiydi” diyor.
Şimdi kitaptan birkaç cümle paylaşacağım..
“Sofizm’le malul toplumlarda hakikatin birliğinden sözetmek tahakküm, mutlaklığa olan inanç safsata, ilkelere dayanmak ise tek kelimeyle taassub demektir.”
“Sofizm, mensuplarını önce umutsuzluğa, sonra bir “düşünsel kekemeliğe” sürükler, ardından da kendisi acı bir sükut ile fena bulur.”
“Hakikatin birliği ve kesinliği iddialarının bir hayal olduğunu, kimsenin elinde böyle bir “mutlak hakikat” bulunmadığını(!), bu bakımdan kimsenin kimseye hakikati telkine kalkışmaması gerektiğini dile getiriyor. Niçin? Batı tefekkürü tek kelimeyle tefessüh etmiş durumdadır da ondan.”
İşte uzun zamandır kitaplarda ya da sosyal medyada gördüğüm ” her şeyden şüphelenin”, “ya yanlış düşünüyorsan”, “bildiğinden emin olan aptaldır” gibi uyarıcılar etrafımı kuşatırken sofizm suratıma tokat gibi çarpmıştı. Şimdi yeni bir ikilik keşfetmiş bir halde double şüpheci oldum. Mübarek ola! Buraya da aklınızı karıştırsın diye aldım 🙂
Her neyse..

Yazıyı okuduğunuz için sabrınızı tebrik ediyorum. Ufuk açıcı yazılarda buluşmak dileğiyle:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s