İnsanın Haddi #1

Haddini bilmek, kendini bilmek demek. Kendini bilmek, mesailerin en güzeli; zaman harcanması zaruri bir mevzu, mesele. Sınırlarımızı anlayabilirsek kendimizi de anlayabilir, keşfedebiliriz. Bu bağlamda fizik ve metafizik iki önemli konu. Şimdi başlayalım haddimizi öğrenmeye. Öncelikle insan kelimesi arapça unutmak fiilinden türetilmiş bir kelime. İnsan unutan demek yani. Unutmak bir sınırdır ne güzel, ne belalı bir sınır. Durağa kadar gidip otobüsü görünce akbilini unuttuğunu hatırlarsan ne yazık sana(!) eve kadar tekrar yürümek zorundasın -kısmetse- bir sonraki otobüse bineceksin. Eğer ağır bir travma yaşadıysan çaren unutmak. Artık geçen zaman ile unuttuğun kadar mutlu olacaksın.

Rab unutanları bağışlar.

Gelişen nörobilim, psikoloji ve nöroloji ile sınırlılığımızı daha iyi görmeye başladık ama görene rahmet!

İnsanoğlu kendine haddinden fazla değer verir. Güneşin onun yaşadığı gezegenin etrafında döndüğünü zannetmesi hep kendi haddini bilmemesindendir.

Hepimizin seçimleri var, partileri var, dinleri var, takımları var vs bunların hepsini özgür irade ile seçtiğimizi zannederiz (belki de öyledir!) bu yüzden özgür iradenin sınırı bu olguların da anlamını değiştirebilir. Özgür iradenin sorgulandığı bir asırda bütün seçimler de dolaylı olarak sorgulanır hale gelir bunda bir beis yok. Ama biz hakikatin zirvesinde olduğumuz kanısındayız. Şüphe, hakikat, korku kuyularında zavallı insanın tek sığınağı kendisidir, inancıdır yani. Gerçeği, hakikati bildiğine dair duyduğu inanç. Aksi insanı şüpheler ve belirsizliklerle binbir parça ederdi.

Çıldırmamak için emin olmak lazım; gerçekten, hakikatten, bildiğinden.

Amin Maalouf Semerkant romanında Ömer Hayyam’ın diline şu sözlerin pelesenk olduğunu söyler:

“Ne diyebilirim ki sana, varlığın sırları saklı senden, benden; bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben. Bizim ki perde arkasında dedikodu; bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne ben.”

Bu sözleri Hasan Sabbah ile İsfahan’a giderken Hasan’ın “tartışılmaz gerçekleri” ilan ettiği sırada söylemiştir. Ömer’e bu sözleri söyleten nasıl bir duyguydu, nasıl bir çıkarımdı? Gerçekten her şey Ömer’in dediği gibi “muğlak” mıydı yoksa Hasan’ın savunduğu gibi “kesin” miydi?

Bu noktada şöyle bir tesbitim var: empati yeteneği fazla gelişmiş insanlar “kesinlik” konusunda çokta kesin konuşmuyorlar. Ve yabancı oldukları bilgileri daha çabuk anlama ve benimseme ihtimalleri var. Egoist olanlar ise kendilerinden daha emin oluyor. Burda empati tek etken değil şüphesiz ama bence çok önemli bir etken. Bu ikiliğin( yani bilgiden emin olma yada şüpheci olma teyakkuz da diyebiliriz) mükemmeliyetçilikten ya da “büyük resme” olan iştiyaktan da kaynaklanıyor olabilir. Yani olguları tam olarak ihata etmek isteyen, feth etmek isteyen bir insan yüzeyselliğin en katı eleştiricisi olur. Artık kesinlik ile arasında kutlu bir mücadele vardır. (Mübarek ola!)

Bunun neticesinde de kendinden emin konuşan insanlardan pek haz etmeyecektir. O hakikat için kılı kırk yararcasına çabalarken bir başkası bildiklerinden o kadar da emin olmamalıdır. Yoksa işi o mu yokuşa sürüyor?

Karar vermedeki aceleciliğimiz beynimizin anatomisinden mi kaynaklanıyor acaba? Şöyle ki; beynimiz vücudumuzun yaklaşık 8’de 1’ini kaplıyor ama harcadığı enerji, vücudun tüm enerjisinin % 20’si. Yani enerjiden tasarruf için mi acaba bazı şeylere ön yargılı yaklaşıp çabucak karar veriyoruz? Bir nörölogdan böyle bir şey duymuştum çok mantıklı gelmişti.

Önce can sonra canan programında bi ara Sinan Canan şöyle bir şey demişti: “beyin boşlukları atlar-biz üzülmeyelim diye- bu yüzden insan her şeyi bildiğini zanneder.”

Demek ki bu yüzden bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında ‘cevapsız sorular’ımız varmış diyesi geliyor insanın.

Bir başka sınırlılığımız ise limbik sistemimizin frontal lobumuza galip gelmesidir. Yani duygularımızın aklımıza galip gelmesi. Serkan Karaismailoğlu durumu çok iyi özetlemiş “limbik karar vermişse frontal lobun ne dediği kimin umrunda.”

Frontal lobu yani beyninin ön tarafı en gelişmiş varlık insandır ama yine de duygularımıza rağmen karar vermemiz, hazlarımızı ertelememiz çok zordur. Bu bağlamda özgürlüğü “dürtülerimize rağmen bir şeyler yapmak” olarak tanımlamamız çok faydalı olacaktır.

İnsan zavallı bir varlık olduğundan güç ister bazen o güçle insanlara zulmetmek ister bu da insanın güçteki sınırıdır yani zaafı. Gücü elinde bulunduran zavallılara diğer zavallıların yardım etmesi gerekiyor ki bu durumdan başka bir zavallılık yaşanmasın.

İnsanın sınırı konusunda şüphesiz algının çok önemli bir yeri vardır ben burda “seçici algı” kavramından bahsetmek istiyorum. Acar Baltaş Hayalini Yorganına Göre Uzat adlı eserinde seçici algıyı şöyle tanımlıyor: “kişinin olumlu kanıtları seçip ayırarak bunlara odaklanması ve hatırlaması; olumsuzları ise göz ardı etmesidir.”

Kendimi ne tür saçmalıklara inandırdığımı buraya yazsam kimse inanmaz. Kendini kandırabilmenin gücüdür bu.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s