İslam’da Otorite Boşluğu

Anlatacağım şey siyasi bir boşluk değil. Ya da “alimlerimiz yok şimdi bu modern çağda ne yapacağız” da değil. Aslında hep olan ama farkında olmadığımız bir “boşluk” olgusu. Buna “Allah’ın bizi vahiyle başbaşa bırakması” da diyebiliriz yada “akılla.”

Peygamberimizin vefatından sonra dini mevzularda bir hükme varmak için ülema tarafından kıyas ve icma delilleri bulunulmuş, geliştirilmiş.

Kıyas ( Arap: ﻗﻴﺎﺱ), analoji , bir İslâm hukuku terimi, fıkhın dördüncü kaynağıdır.
Kıyas, hükmü hakkında nass (ayet ve/veya sünnet) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak sebep-sonuç bağından dolayı hükmü ayet veya hadisler ile çözülmüş bir konuya benzeterek çözmektir. Kıyas yoluyla hükme varan hukukçuya müçtehit denilir. Müçtehit, kıyas yaparken ayet ve hadisleri yorumladığı için müçtehitlerin hükümleri birbirinden farklı hatta birbiriyle çelişen hükümler ( içtihatlar ) olabilir.
Hicretin 3. yılına kadar ortaya çıkan problemler kıyas yoluyla çözümlenebilmişse de bundan sonra kıyas yapılmadığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmiştir. Ama bazı islâm hukuku, yani fıkıh, mezhepleri kabul ederken, bazı İslam hukuku mezhepleri kabul etmez. Örneğin, Şii-İsnaaşeriyye mezhebi
içtihatta kıyas yerine direkt olarak aklı esas alıp içtihatta kıyasa başvurmaz.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Kıyas)

İcmâ (Arapça : ﺇﺟﻤﺎﻉ ), bir İslam hukuku terimi
İcmâ İslam hukukuna göre, herhangi bir çağ veya dönemde yaşamış İslam bilgini ve müctehidlerin Kitap (Kur’an), Sünnet ve bazı mezheplere göre kıyasın delillerinden birine dayanarak, şeriatın (İslami hükümlerin) bir meselesi konusunda aynı hükmü vermeleri, aynı hükümde birleşmeleridir.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/İcma)

Bunların dini hüküm vermede doğru yöntemler olduğunu dinen ispatlayamayız. Şöyle ki; bu iki yöntemin dinen doğru olması için dinin doğrudan emretmesi lazım. Eğer din yani vahiy doğrudan emretmiyorsa bu müslümanların kendi içtihatları olur içtihat da beşer aklının bir hükmüdür, vahyin değil. Bu iki yöntemin de dinen kesin olarak doğru olması için onların üstünde olan bir yapının onlara işaret etmesi lazım. Yani bir şeyin hükmünü onun üstündeki merci verir. Peygamberimizin yaşadığı bir olay ile daha anlaşılır hale getireyim.

Hz. Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe’nin Kureyşliler tarafından yeniden inşası sırasında Hacerülesved’in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler’in en yaşlısı Ebû Ümeyye b. Mugīre’nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved’i bir örtü içine koyarak bütün kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceği yerin hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmişti. (https://islamansiklopedisi.org.tr/hacerulesved)

Bir meselede ihtilaf oldu mu bir hakemin haklıyı veya haksızı, doğruyu veya yanlışı, iyi veya kötüyü tayin etmesi lazımdır yoksa ihtilaf edilen şeylerin kendileri diğer şeylere karşı üstünlük davasında bulunamazlar.
Gerçi icma ve kıyas üzerine bahse değer bir ihtilaf olduğunu düşünmüyorum ama şunu bilmekte fayda var: kıyas ve icma ülemanın aklı ile bulduğu ve çoğu müslümanın da mantıklı bulduğu iki edille-i şer’iyyedir. Ülemanın akıllarına sağlık!

Yani demek istediğim kıyas ve icmayı dinen ispatlamanın hiçbir kesin yolu yoktur (içtihatlar olabilir) ama iki yöntem akıldan uzak da değildir.
Ülemanın o zaman ne kadar bilgili, akıllı ve cesur olduğunu unutmayalım ve kendi zamanımız ile karşılaştıralım o zaman durumun vehameti daha iyi anlaşılır. Burda boşluktan kastım icma ve kıyasta dini bir kesinliğin olmayışıdır ve bu boşluk akılla doldurulmadığı sürece hep “boşluk” olarak kalacaktır.

Şimdi bu otorite boşluğunu islam dünyasındaki mezhepler ile ilgili düşünelim. İslamda iki mezhep çelişse hangisinin doğru olduğunu nerden anlıyacağız? Hakem kim olacak bu konuda? Akıl mı? Hangi akıl, kimin aklı? Vahiy mi? Zaten vahiy farklı yorumlandığı için ihtilaflar olmuyor mu?

Hakem olayı ile mevzuyu daha anlaşılır hale getireyim.

Gittikçe şiddetlenen ve sabaha kadar devam eden çatışmalar, savaşın şiddeti dolayısıyla “leyletü’l-harîr” diye isimlendirilen 9-10 Safer 37 (27-28 Temmuz 657) Cuma sabahına kadar sürdü. Cuma günü Hz. Ali, âsilere son darbeyi indirmek niyetiyle Eşter’i kalabalık birliklerin başında taarruzla görevlendirdi. Eşter başarılı bir taarruz gerçekleştirmiş, savaşı kazanmaya çok yaklaşmıştı. Ancak Muâviye’nin danışmanı Amr b. Âs, ihtilâfın Kur’an’ın hakemliği ışığında çözülmesi teklifini gündeme getirerek bu sırada kaçmayı düşündüğü söylenen Muâviye ve ordusunu yenilgiden kurtardı. Teklifi uygulamaya koyan Muâviye, askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının ucuna takıp karşı tarafı Kur’an’ın hükmüne çağırmalarını emretti. Bunun üzerine Suriyeli askerler mushafları mızraklarının ucuna takarak, “Ey Iraklılar! Artık savaşı bırakalım, aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye bağırmaya başladılar. Ayrıca büyük Şam mushafı da askerlerin mızraklarının ucunda havaya kaldırıldı.
Bu teklif, savaştan yorulmuş ve çoğu aynı zamanda akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden Hz. Ali’nin ordusundaki askerleri birbirine düşürdü. Büyük bir kısmı, bilhassa kurrâ savaşın derhal durdurulmasını istedi. Hz. Ali onlara bunun bir savaş hilesi olduğunu, Muâviye’nin Kur’an’ın hükmüne uymak değil kendi bütünlüklerini bozmak amacıyla bu işe giriştiğini söyleyip savaşa devam etmelerini istedi. Fakat savaşın durdurulmasını isteyen askerler onu dinlemedikleri gibi savaşı durdurmadığı takdirde kendisini Muâviye’ye teslim etmek veya öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali savaşı durdurmak zorunda kaldı. Ardından halifeye karşı direnenlerden Eş‘as b. Kays karşı tarafın niyetini öğrenmek için onların yanına gitti. Muâviye de maksatlarının aralarındaki anlaşmazlığı Kur’an’ın hakemliğine başvurmak suretiyle çözmek olduğunu söyledi. Buna göre iki tarafı temsil etmek üzere seçilecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’ın hükmüne uygun olarak çözecekti.
Muâviye taraftarları hakem olarak Amr b. Âs’ı seçtiler. Hz. Ali ise bunun için Abdullah b. Abbas’ı veya Mâlik b. Hâris el-Eşter’i düşünüyordu. Ancak başta Eş‘as b. Kays olmak üzere onu tahkimi kabule zorlayanlar bu defa Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Hz. Ali bu isteklerini de kabul etmek zorunda kaldı. Ardından iki taraf arasında hakemlerin uyacağı kuralların belirlendiği metin (tahkimnâme) hazırlandı. İki tarafın verilecek hükme uymayı taahhüt ettiği metne göre bir araya gelecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’a, Kur’an’da bir hüküm bulamazlarsa sünnete başvurarak âdilâne çözecekti (13 veya 17 Safer 37 / 31 Temmuz veya 4 Ağustos 657). Bu sırada Hz. Ali’nin ordusunda yeni bir bölünme ortaya çıktı. Eş‘as b. Kays tahkimnâmeyi okurken Temîmliler’den bazıları “lâ hükme illâ lillâh” sözüyle halifelik meselesinin iki hakemin takdirine bırakılmasına itiraz etti. Çoğu Temîm kabilesinden yaklaşık 12.000 asker Kûfe’ye dönüş sırasında ordudan ayrılıp Kûfe yakınındaki Harûrâ’ya çekildi ve ilk Hâricî zümresini oluşturdu. Sonuç olarak Hakem Vak‘ası ihtilâfı çözmek yerine işi daha karmaşık hale getirdi. Durumu lehine değerlendirmek isteyen Muâviye’nin kendisini Suriye’de halife ilân etmesiyle İslâm toplumu ikiye bölündü. Ardından iki taraf yeni bir mücadele için tekrar hazırlıklara başladı. Bu arada Hâricîler de isyanlarını devam ettirdiler.(https://islamansiklopedisi.org.tr/siffin-savasi)

Bu olaydan şunu anlıyoruz: sahabeler Kur’an’ın hakemliği konusunda anlaşamamış ve islam dünyasında ihtilaflar ortaya çıkmıştır zaten Kur’an’ın hakemliği o kadar da açık bir konu değildir. Aynen öyle de günümüzde herhangi bir mezhebin hak olduğunu belirlemek için Kur’an’a veya sünnete başvuramayız çünkü ihtilafın bizatihi kendisi Kur’an ve sünnetin farklı yorumlanmasından çıkmıştır. Bu hususda hakem akıl ve objektif bilgi olmalıdır. Akıl nedir? Objektif bilgi nedir? Bu iki sorunun cevabında uzlaşılırsa mevzu halledilebilir olacaktır.

Ayrıca her an, her mezhebe geçebilirsiniz 2 adet vesikalık fotoğrafınız, kimlik fotokopiniz olmadan. Hangi mezhebe, hangi sıklıkla geçileceğini belirleyen hiçbir dini otorite yoktur sadece kontrol manyağı olduğumuz için insanlara sürekli mezhep değiştirmesinin yanlış olduğunu söylüyoruz halbuki hiçbir dini referansımız yoktur. Kişilerin bu mezhepleri suistimal edebileceği ise kişilerin kendisini bağlar bir başkasını değil. Asıl mesele sürekli mezhep değiştirme serbestliği değil, insanımıza aklın dindeki rolünü anlatmamızdır.

Velhasıl otorite boşluğu dediğim şey dinde akla ayrılan paydır. Bu yüzden akıl hesaba katılmadı mı bir otorite boşluğu vacip olur. Bu boşluk çağımızda akıl ve bilim ışığında doldurulmalıdır. Tabi boşluk derken müstakil bir boşluk değil kastetdiğim şey; vahyin, aklın ve bilimin senkronizasyonudur.

Gülgün Türkoğlu ise dindeki boşlukla ilgili bir yazısında şöyle diyor:

İnsan, hayvandan farklı olarak her şeyi düşünerek ortaya koyar. Düşünme başlangıçta, duygu, sezgi ve giderek tasarım halinde yapılanır. Kavrama giderken bir durak olan çözümleme aşaması, duygu ve düşüncenin henüz birer karşıt olarak ele alındığı bir duraktır. Dinsel duygu bir taraftır artık. Hatta dinsel duygunun, köklerini özsel düşüncelerde arama hakkı bile elinden alınmıştır. Din simsarlarının cirit attığı bölge, bu hakkın yadsınması sonucunda ortaya çıkan geniş boşluktur. İlerlerken, zorunlu olarak bu boşluğu fark eden akıl bu aşamada dini yadsır; yadsıdığı boşluğun, düşünmeye devam ederse dolacak bir boşluk olduğundan habersizdir henüz.

Büyük düşünürler benzer düşünürler 🙂

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s