Din ve Anlam Krizi #1

Tanrı tasavvurlarımız çağdan çağa değişmiş. Günümüzde de binlerce tanrı tasavvuru var. Tanrı tasavvuru derken tanrıya biçtiğimiz rolü ve tanrının yaptıklarına yaptığımız yorumu kastediyorum. Reenkarnasyona inanan bir insan ile bir müslümanın veyahut bir hindunun bir hayvanı anlamlandırması farklı olacaktır. Reenkarnasyona inanan insan ölünce bir hayvanın bedenine yerleşebileceğini düşünür belki de önceki hayatında bir hayvan bedeninde olabileceğini düşünür, öyle bir anlam verir. Bir müslüman Allah bu hayvanları benim için yarattı ve benim için kimisini temiz kimisini pis kıldı ve ben Allah’ın bana temiz kıldığını elimden geldiğince onun için kurban edeceğim diyerek hayvana, öyle bir anlam verir ve kurban onun için bir dini ritüeldir. Bir hindu olan Mahatma Gandhi, inek tapımını Hint dininin temel özelliklerinden biri olarak görür ve onu inekler başta olmak üzere bütün canlı türlerinin korunması şeklinde yorumlar. İnek vasıtasıyla insanlara, kendilerini diğer canlılarla beraber düşünmeleri telkin edilmiş ve dünyadaki her şeye egemen olma iddiasından vazgeçmeleri istenmiştir. Dahası onlar, milyonlarca hintlinin sütanasıdır. Mahabharata 13:82’de ise ineğin sütü, yoğurdu, tereyağı, tezeği ve idrarının günahtan arındırıcı olduğu ifade edilir. Bir hindu bu bilgiler kapsamında hayvanlara bir anlam atfeder. Şimdi islam dünyasındaki iyilik ve kötülük anlayışına bakalım. Bir fiilin iyi veya kötü (hasen veya kabih) oluşunu fayda ve zarar açısından değerlendiren Mu‘tezile’ye göre iyi fiil fayda gözetilerek yapılan, kötü fiilse zarar doğuran şeydir. Gayesiz iş yapmak abestir; şu halde Allah’ın bütün fiilleri bir gayeye yöneliktir. Bu gaye iyi, doğru veya faydalı olduğuna göre O’nun bütün fiilleri de iyidir. O fiillerini daima fayda gözeterek yapar, dolayısıyla zararlı olanı veya faydalı olmayanı irade etmez. Fayda kendisi için olamaz; çünkü O eksiklik ve ihtiyaçtan münezzeh olduğundan bir fayda teminine gerek duymaz. Şu halde O’nun fiillerinin gayesi kullarının fayda ve iyiliğidir. Binaenaleyh Mu‘tezile’ye göre Allah’ın fiillerinde gaye gözetmediğini düşünmek, O’nun abesle iştigal ettiğini ileri sürmekle aynı anlama gelir; aynı şekilde O’nun kulları için iyi, doğru ve faydalı olanı (salâh-aslah) gözetmediğini iddia edip fiillerinin kullara zararlı da olabileceğini savunmak, Allah’ı âdil olmamak ve zulümle nitelendirmek anlamı taşır (Kādî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s. 301). Allah’ın fiillerindeki hikmet ve maslahatı aklî bir gayeye değil hür iradesine bağlı bir ikram ve ihsan olarak kabul eden Ehl-i sünnet, aslah ve salâh kelimeleri yerine âdetullah, sünnetullah, tabirlerini kullanmış ve vücûb fikrini şiddetle tenkit etmiştir. Sünnî kelâmcılar aslah fikrini eserlerinin çeşitli bölümlerinde çürütmeye çalıştıkları gibi sadece bu konuyu inceleyen müstakil eserler de yazmışlardır. Muhammed b. Ali el-Mevsılî’nin Fütûḥu’l-vâhib bi-en leyse şeyʾün ʿale’llāhi bi-vâcib’i bunlardan biridir (bk. Keşfü’z-zunûn, II, 1240). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî de aslah kavramında gördüğü çelişkileri meşhur “üç kardeş” (ihve-i selâse) tartışmasıyla ortaya koymuştur. Ehl-i sünnet’e göre salâh ve aslahı yaratmayı Allah için vâcip kabul etmek, nasslara aykırı düşmüş olmanın (bk. Hûd 11/107; el-Burûc 85/16) ötesinde daha başka itikadî problemler de ihtiva etmektedir. Bunların başında Allah’ın mutlak ulûhiyyetini zedelemek, kuluna ikram ve ihsanda bulunabilme vasfını ortadan kaldırmak, kudret ve irâde-i ilâhiyyeyi sınırlamak ve “istikmâl bi’l-gayr” (mükemmelliğini başka şeyler sayesinde kazanmak) gibi ulûhiyyetin birliğine nakîse getirici yanılgılar yer almaktadır. Şayet kulu hakkında aslah olanı yaratmak Allah’a vâcip olsaydı kötüleri, inkârcıları, şeytanı ve cehennemi yaratmaz, hidayet üzere yaşayan peygamberleri düşmanlarının eliyle öldürtmez, insanlar da haklarında hayırlı olanı var etmesini Allah’tan dilemezlerdi. Gerçi Mu‘tezile bu tenkitlere cevap bulmuş, şer problemini kullara kötü fiillerinin yaratıcısı rolü vermekle çözmeye çalışmış, kâfirlerin imanla mükellef tutulmasını sevap elde etme imkânının kendilerine bahşedilmesiyle açıklamışsa da (Kādî Abdülcebbâr, el-Mugnî, XIV, 34) bu nevi yorumlar tatminkâr görülmemiştir. Çünkü Mu‘tezile’nin salâh ve aslah görüşü, insanların fiillerini faydalı bir gayeye dayanarak yaptıkları, şu halde Allah’ın fiillerinin de bu şekilde bir gayeye yönelmesi gerektiği prensibine dayanmaktadır. Halbuki insanların fiillerine bakarak Allah’ın fiilleri hakkında hüküm vermek doğru değildir. İmam-ı maturidiye göre iyi ve kötü, mutlaktır; eşyanın zatındandır bu yüzden Allah iyi olanı emreder ama zorundada değildir. İmam-ı Eş’ariye göre ise eşya zatında iyi yada kötü değildir Allah bir şeyi emrederse iyi olur, nehyederse kötü olur. Allah fiillerinde bir hikmet gözetebilir ama gözetmek zorunda değildir. Şimdi bir örnek üzerinden kötülük problemine değinelim.
Eğer bir insan sürekli kainata müdahale eden kadir-i mutlak bir tanrıya inanıyorsa kainatta olan bütün olayları tanrı ile ilişkilendirir ve tanrının bu olaylardan neyi murad ettiğini bildiğini iddia eder. Bu tanrı tasavvurunu bir örnek üzerinden tartışalım. Diyelim ki bir deprem oldu hamile, yaşlı, çocuk, genç birçok insan öldü. Bu tanrı tasavvuruna göre bu depremi tanrı yaptı ve muhtemelen insanları işlediği günahlar yüzünden cezalandırdı ve sağ kalanları da tehdit etti bu depremle. Bu tanrı tasavvurunda tanrı bunu yapacak kudrette olmakla birlikte kötüdür de aynı zamanda çünkü insanları cezalandırmak için kötü bir yolu seçmiş ve masumlarda (bebekler) haksız yere ölmüştür. Bu haksız yere ölenlerin şehit olması kadir-i mutlak bir tanrının niye böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. Neden tanrı kurunun yanında yaşı da yakmıştır? “İmtihan” yüzünden mi? Oysa kadir-i mutlak bir tanrı imtihan etmek zorunda olmadığı gibi imtihan için acılı bir yolu da seçmek zorunda değildir. Hangi nedeni öne sürersek sürelim tanrı o nedeni bertaraf edebileceği için dediklerimiz saçmalık olacaktır. Tanrının o depremde herkesi affedip cennete koyacağından emin olsak bile bu bize tanrının neden böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. “İmtihan” ve “kader” dindarları rahatlatabilir ama ben tanrının muradının ne olduğunu anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü bize açıklanan her gerekçeye neden sorusunu sorabiliriz ve bu da olayı iyice içinden çıkılmaz bir hale sokar. Ayrıca olaylara Esma-i hüsna gözüyle baktığımızı düşünelim. Allah Kadir’dir bu depremi yaratmaya, Allah Hakim’dir hikmetsiz iş yapmaz, Allah Ğafurdur kullarını affeder, Allah Adildir vs. Şimdi Allah’ın Kadir, Hakim, Ğafur, Adil isimleri ile birlikte deprem hadisesini düşünmek ne demektir? Allah’ın diğer isimlerini de düşünürsek ve Allah’ın bilmediğimiz isimlerinin de olduğunu varsayarsak bu deprem hadisesini ihata edecek, tam olarak kavrayabilecek şekilde düşünmek imkansızdır. Ayrıca Tanrının bu acılı yolu seçmesi bir zorunluluksa tanrı acizdir eğer zorunluluk değilse zalimdir diyebiliriz ama başından beri islam teolojisine göre konuştuğumuz için islam teolojisine burda cevap hakkı doğuyor. Buyrun islam teolojisini dinleyelim: (benim şahsi kanaatimdir)

Allah Kur’an’da kendine Ğafur der, Rahim der; ama Kahhar, Cabbar ve Şedidul İkab da der. Yani tanrı çoğu dindarın zannettiği gibi iyiyim demez sadece istediğimi yaparım der bizim anlıyacağımız şekilde “Adil” dir. Ama bu adilliğin ölçüsü yine kendisidir bizim zihnimiz değil. Hem iyi olmak zorunda da değildir. Allah’ı kendi fikirlerimizle, kavramlarımızla anlamak zorundayız ama Allah bizim onun hakkında iddia ettiğimiz hiçbir şeye uymak zorunda değildir ve Allah’ın faaliyetlerini anlamamıza yarayan dil gibi kısıtlı bir araç ile Allah’ı ve yaptıklarını ve bu yaptıklarını hangi neden ile yaptığını bilemeyiz sadece zannedebiliriz. Kısacası tanrı iyi ve kötünün yaratıcısıdır yoksa ne iyidir ne de kötüdür. Allah iyi ve kötüden münezzehtir. Çünkü islam iyinin ve kötünün referansı benim diyerek sonsuz ihtimaldeki referansları teke indirir bu bağlamda islam tevhid dinidir yani varılan her yargının tek referansı benim der. Ve Allah hayat oyununu kuralına göre yani insanın aklına göre değil kralına göre oynar yani kendine göre. O yüzden islam teolojisine göre Allah’a “sen o insanları öldürdüğün için zalimsin” diyemeyiz çünkü tüm yaratılanlar Allah’ın mülküdür ve mülk sahibi mülkünde istediği gibi davranır bu bize zalimce gelebilir ama zalimliğin ölçüsü de din olduğu için islam teolojisi açısından buna zulüm diyemeyiz. Ben kısacası Allah’ın bir fiili ne zaman yarattığını bilemediğimiz (çünkü zamandan bağımsızdır) gibi bir fiili de neden yaptığını, o nedeni neden o sonuç ile bağladığını bilemeyeceğimiz kanaatindeyim bize bildirdiği hususi şeyler müstesna. Çünkü Kadir-i mutlaktır istese başka ihtimalleri de murad edebilirdi. Ama avam cevap ister, hayatına anlam katmak ister ve din onların hatırını kırmaz cevap verir şunu şu yüzden yaptım der avam daha derine inmez, tatmin olur ne mutlu onlara. Ama biz duramayız çünkü derinlerde başka hazineler var. Bir ayette “Dileseydik elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!” (secde 13) diyor. Avam, Allah ezelden karar vermiş, demek ki olacağı varmış, Allah’ın va’di haktır der. Akıllarına peki niye böyle demiş, demese olmaz mıydı gibi soruları sormak gelmez çünkü din onlara bir sınır çizip hayatı anlamlandırmıştır bu anlamı kaybetmemek için sınırı ihlal etmeyeceklerdir ama “edebiyat” serbesttir. Dediğim gibi tanrının fiillerinin hikmetinin bilinemeyeceği iddiasındayım ama bunun anlam kriziyle ne alakası var? Ben kötülük problemi yüzünden çıkan anlam krizlerini kötülük probleminde bir sabite oluşturarak savuşturma niyetindeyim (her ne kadar bu sabitenin kıyamete kadar süreceğine inanmasamda). Şöyle ki: dindarların ‘tanrı iyidir ve ateistlerin tanrı kötüdür tartışması’ saçma bir tartışmadır çünkü Allah iyi ve kötüyü ben belirlerim derken ateist benim aklımdaki iyi tanımına uymuyorsun der halbuki dinin böyle bir iddiası yoktur. Din, “iyiyi ve kötüyü bana göre belirleyeceksin aklına göre değil” der. Eğer aklımız ile belirliyebilseydik pek çok aklın müslümanlar gibi düşünmesi gerekirdi ama küffar çoğunluktadır demek ki ölçü evrensel akıl değil islamdaki akıldır yani dindir, vahiydir. Ayrıca bu iddiamız ile ateistlerin din kötüdür iddiası bertaraf oluyor çünkü dine kötü demeleri için din ile ortak bir iyi ve kötü tanımına sahip olmalıdırlar ama islama göre iyi ve kötü ile bir ateiste göre iyi ve kötünün farklı olduğu aşikardır. Din adamları veya ateistler sürekli tanrı tasavvurumuzu değiştirmeye çalışır. Biz de ya duymazdan geliriz yada herhangi birini kabul ederiz. Bu bağlamda “din ile bilim çelişmez” diyen biri ile “din ile bilim bazı noktalarda çelişir ama sonunda islamın dediği haklı çıkacaktır” diyen biri ile veya “din ayrı bilim ayrıdır” diyen birinin dünyayı anlamlandırmaları çok farklı olacaktır. Biri Kur’an ayetlerini bilim ile açıklamaya çalışırken diğeri bilimden bağımsız tutmaya çalışır ötekisi ise çokta karışmasın diye daha temkinli davranır. Said Nursi’nin dediği gibi “dünya ahirete nispeten zindan hükmündedir” o yüzden ahiret inancı bizi pek çok dinden ve ideolojiden farklı düşünmeye sürükler. Dine bakışın değişme sürecinde anlam krizleri çok olur. Ruhi boşluklar ve depresyonlar yaşanır. Korku ve endişe zirvededir çünkü her şey gitgide muğlaklaşır. Peki tanrı tasavvurumuzun veya dine bakışımızın zamanla birlikte değişmemesi mümkün mü?

Kaynaklar;

1. https://islamansiklopedisi.org.tr/aslah

2.

3. https://youtu.be/sW9mvebqJj0

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s