Romantik Şeriat Avcıları

Son günlerde yaşadığımız Emine Bulut olayı üzerine whatsappta bir arkadaşım idam gelsin, halis şeriat gelsin dedi ve bende bu konu hakkındaki görüşlerimi bir yazıda toplama kararı aldım.

Evvela dış dünyada şeriat ile devrimcilik, müslümanlar ile devrimciler aynıdır. Yani ikisinde de beşeriyet unsuru vardır. Bir komünist ülkenin komünizmi uygulayacağının ya da bir islam devletinin şeriati (halis bir şekilde) uygulayacağının hiçbir gerçek garantisi yoktur. O yüzden şeriat gelince her şey düzelecek algısı çok dandik, cahilce ve romantik bir algıdır.

Şeriati satamayınca mutluluk kılıfı ile sarmalayıp hediye paketi yapıp sunanlar var. “Şeriat gelince mutlu olacağız” şarkısını mırıldanıyorlar. İslam Tarihi şeriatten dolayı mest olmuşa benzemiyor çünkü islam tarihi siyasi çalkantılar, iktidar mücadeleleri ve savaşlarla dolu. Romantik tarihçiler sizi kandırmasın insan çok zalim ve cahildir. Bu romantizm ile bir yere varamayız, varamadık.

Herhangi bir talebimiz için ne oluyorsa olsun ama mutlaka olsun diyemeyiz. Bu çocukluk olur.

Şuan da İran ve Suudi Arabistan’da şeriat var. Razı mıyız? Hayır. Niye? Hakiki şeriat değil çünkü. O halde hakiki şeriat ne? Sahabelerin birbiri ile savaştığı şeriat mı? Emevilerin milliyetçilik yaptığı şeriat mı? Yoksa osmanlının kardeş katline cevaz veren şeriatı mı? Hangisi olursa olsun insanın olduğu hiçbir yerde hakikilik, halislik, saflık yoktur. Her fikir insana boyanır öyle tecessüm eder. Mezhepleri, cemaatleri, tarikatları, içtihatları unutmayalım dindeki beşer etkisini yani.

Adalet olmadan şeriat olur mu?Ülkemizde adalet ne durumda?Hükümetten adalet istemeyen, adaletli olmayan her şeriat dellalı yalancıdır. Kanunlar(şeriat) koyunca insanlık yola gelmiyor maalesef.

Orduda ki kemalist sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Ordu şeriat ister mi? Yoksa orduya şeriat isteyen cemaat ve tarikatçıları mı yerleştirmeli?

Tanıdık geldi mi?

Henüz fetö ile yüzleşmemişken şeriat bizim neyimize.

Fetönün siyasi ayağı nerde?

Kanunlar sadece zayıflara uygulanırken şeriatin gelmesi zulmü bertaraf edecek mi? Hayır sadece din sömürüsü artacak.

Vergiler ve gelir dağılımı adil değil. Şeriat bizi paylaşımcı yapacak mı? (Demokrasi ya da meşrutiyet de bizi paylaşımcı yapmaz o yüzden mefhumlardan sihirli şeyler beklememek lazım)

Komünistlere dünya giderek komünistleşecek dediler 100-200 sene önce. Şimdi de müslümanlara dünya gittikçe müslümanlaşacak diyorlar 100-200 sene sonrası için. İnanmayın bunlar romantik şeriat avcıları sadece umut avcılığı yapıyorlar. Dünyanın nereye doğru gideceğini Allah’tan başkası bilemez. Zaten Allah bize bir söz vermişte değil. Şeriat mı istiyorsunuz? Hadi siyasetçileri eleştirin! Şeriati, adaleti onlardan isteyin cesaretiniz varsa. Davanız için koşacak gücünüz yoksa en hayırlısı susmanız ve kendinizi kınamanız olacaktır. Romantik olmaya, polyannacılık oynamaya gerek yok.
Reklamlar

Müslümanların Büyük Egosu

Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki tweetini gördükten sonra bir süredir düşündüğüm meseleyi “Müslümanların büyük egosu” başlığı altında ifade etme kararı aldım.

Ve biraz düşündükten sonra bende aşağıdaki iki tweeti paylaştım.

İlk öncelikle şunu söylemem gerekir ki ben bu konuyu kendi okumalarım, gözlemlerim çerçevesinde ele alacağım. Olabilecek sığlıklardan, yanlış tesbitlerden ben sorumluyum.

Şimdi başlayalım…

İngiltere’de gerçekleşen sanayi devriminden sonra insanlık çok farklı bir yöne doğru evrilmeye başladı. Artık eskisi kadar insan gücü önemli değildi hatta makineler insanlardan daha değerliydi dersem abartmış olmam herhalde. Pek çok değişim gibi bu değişimde dirençle karşılaştı-ludizm- ama ne çare! Ve bu devrimden sonra batıda sürekli bir ilerleme kaydedildi (en azından öyle söylüyorlar ben bilmiyorum). Batı yani ötekiler. Bizde durum pekte iç açıcı olmadı o günden bugüne kadar. Tanzimat, ıslahat, meşrutiyet, cumhuriyet safhalarından geçtik. Çok şey yaşadık yani.

Batıda gelişen teknoloji karşısında kendimizi ezik hissediyorduk.

Bu eziklik, batıyı ve kendimizi yekpare görüp, kendimizi yücelttiğimiz, batıyı yerden yere vurduğumuz bir hale dönüştü bu batı eleştirileri hengamesinde bizi tanımaya çalışan, bilen, eleştiren pek az doğrusu.

Artık tarihte ecdadın büyüklüğünü, kitaplarda ne kadar güçlü ve iyi olduğumuzu arar olduk. Bizden olmayana düşman kesilmeye başladık. Faşistleştik yani.

Çetin Altan’ın bir yazısında dediği gibi “İnsanlar kendi ömürlerinden önce yaşananlara tarih diyor.
Çok da ilgilenmiyorlar o tarihle.
Tarih onlar için, övünecek bir şey bulamadıklarında kendilerine yeni övünme stokları yaratacakları bir böbürlenme hurdalığı.”

İlahiyat fakültelerinde hıristiyanlık ve yahudilik yeriliyor, tarih fakültelerinde şanlı tarihimiz anlatılıyor ama yükselen batıya karşı bir eziklik ve çaresizlik hala var.

“Ver mehteri” şeklinde ifadeler türedi.

Müslümanlar her şeyi biliyordu geriye kalan tek şey müslümanları kendilerinin üstün olduğuna inandırmaktı.

Artık hepimiz uyanıktık kendi yüceliğimizi ve batının barbarlığını biliyorduk. Geriye kalan tek şey bunu dillendirmekti.

Tüm bu “biz mükemmeliz” iddialarının yanında bir kısım müslümanlar ise geleneğin ciddi şekilde eleştirilmesini ve kendimizle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyor.

Müslümanların tarihi kutsallaştırması ise bu eleştirilere mani oluyor.

Halbuki Ebu Hanife nasıl tarihsel bağlamdan bağımsız değilse Freud da değil.
#
Dindar bilinç tarihi anlayamaz çünkü;
sahabe,tabiin, tebei tabiin kutsal; selçuklu, osmanlı kutsal; cumhuriyet döneminde mehdi geldi. Yani tarihi hep Allah yönetti asla beşeri bir şey yok. Tarihe beşeri olarak bakamaz dindar bilinç ilahi olarak bakar. O yüzden dindarların tarihten ders çıkarması imkansız gibi bir şey.

Bu konu ile ilgili İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısının linkini istifadenize sunuyorum:

https://dusuncemektebi.com/d/186835/ihsan-fazlioglu-mus%C2%ADlu%C2%ADman%C2%ADla%C2%ADri-se%C2%ADve%C2%ADme%C2%ADyen%C2%ADler,-is%C2%ADl%C3%A2m%C2%ADci%C2%ADli%C2%ADga-si%C2%ADgi%C2%ADnir%C2%ADlar

Bu büyük egomuza tarikat ve cemaat gibi oluşumların üstünlük yarışının da çok büyük etkisi oldu.

Birileri kendini mehdinin talebesi olarak üstün görüyor, bir başkası falanca tarikatın falanca kolu olmak ile, bir diğeri ise eşref-i mahlukat olmak ile övünüyor.

Kısacası “biz”i övmek aslında “ben”i övmektir ve bu övgülerin psikolojik bir kaç yamadan başka getirisi yok.

Bu övünmelerimizin farkına varıp kendimizle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi?

İnsanın Haddi #1

Haddini bilmek, kendini bilmek demek. Kendini bilmek, mesailerin en güzeli; zaman harcanması zaruri bir mevzu, mesele. Sınırlarımızı anlayabilirsek kendimizi de anlayabilir, keşfedebiliriz. Bu bağlamda fizik ve metafizik iki önemli konu. Şimdi başlayalım haddimizi öğrenmeye. Öncelikle insan kelimesi arapça unutmak fiilinden türetilmiş bir kelime. İnsan unutan demek yani. Unutmak bir sınırdır ne güzel, ne belalı bir sınır. Durağa kadar gidip otobüsü görünce akbilini unuttuğunu hatırlarsan ne yazık sana(!) eve kadar tekrar yürümek zorundasın -kısmetse- bir sonraki otobüse bineceksin. Eğer ağır bir travma yaşadıysan çaren unutmak. Artık geçen zaman ile unuttuğun kadar mutlu olacaksın.

Rab unutanları bağışlar.

Gelişen nörobilim, psikoloji ve nöroloji ile sınırlılığımızı daha iyi görmeye başladık ama görene rahmet!

İnsanoğlu kendine haddinden fazla değer verir. Güneşin onun yaşadığı gezegenin etrafında döndüğünü zannetmesi hep kendi haddini bilmemesindendir.

Hepimizin seçimleri var, partileri var, dinleri var, takımları var vs bunların hepsini özgür irade ile seçtiğimizi zannederiz (belki de öyledir!) bu yüzden özgür iradenin sınırı bu olguların da anlamını değiştirebilir. Özgür iradenin sorgulandığı bir asırda bütün seçimler de dolaylı olarak sorgulanır hale gelir bunda bir beis yok. Ama biz hakikatin zirvesinde olduğumuz kanısındayız. Şüphe, hakikat, korku kuyularında zavallı insanın tek sığınağı kendisidir, inancıdır. Gerçeği, hakikati bildiğine dair duyduğu inanç. Aksi insanı şüpheler ve belirsizliklerle binbir parça ederdi.

Çıldırmamak için emin olmak lazım; gerçekten, hakikatten.

Amin Maalouf Semerkant romanında Ömer Hayyam’ın diline şu sözlerin pelesenk olduğunu söyler:

“Ne diyebilirim ki sana, varlığın sırları saklı senden, benden; bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben. Bizim ki perde arkasında dedikodu; bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne ben.”

Bu sözleri Hasan Sabbah ile İsfahan’a giderken Hasan’ın “tartışılmaz gerçekleri” ilan ettiği sırada söylemiştir. Ömer’e bu sözleri söyleten nasıl bir duyguydu, nasıl bir çıkarımdı? Gerçekten her şey Ömer’in dediği gibi “muğlak” mıydı yoksa Hasan’ın savunduğu gibi “kesin” miydi?

Bu noktada şöyle bir tesbitim var: empati yeteneği fazla gelişmiş insanlar “kesinlik” konusunda çokta kesin konuşmuyorlar. Ve yabancı oldukları bilgileri daha çabuk anlama ve benimseme ihtimalleri var. Egoist olanlar ise kendilerinden daha emin oluyor. Burda empati tek etken değil şüphesiz ama bence çok önemli bir etken. Bu ikiliğin( yani bilgiden emin olma yada şüpheci olma teyakkuz da diyebiliriz) mükemmeliyetçilikten ya da “büyük resme” olan iştiyaktan da kaynaklanıyor olabilir. Yani olguları tam olarak ihata etmek isteyen, feth etmek isteyen bir insan yüzeyselliğin en katı eleştiricisi olur. Artık kesinlik ile arasında kutlu bir mücadele vardır. (Mübarek ola!)

Bunun neticesinde de kendinden emin konuşan insanlardan pek haz etmeyecektir. O hakikat için kılı kırk yararcasına çabalarken bir başkası bildiklerinden o kadar da emin olmamalıdır. Yoksa işi o mu yokuşa sürüyor?

Karar vermedeki aceleciliğimiz beynimizin anatomisinden mi kaynaklanıyor acaba? Şöyle ki; beynimiz vücudumuzun yaklaşık % 2’sini kaplıyor ama harcadığı enerji, vücudun tüm enerjisinin % 20’si. Yani enerjiden tasarruf için mi acaba bazı şeylere ön yargılı yaklaşıp çabucak karar veriyoruz? Bir nörölogdan böyle bir şey duymuştum çok mantıklı gelmişti.

Önce can sonra canan programında bi ara Sinan Canan şöyle bir şey demişti: “beyin boşlukları atlar-biz üzülmeyelim diye- bu yüzden insan her şeyi bildiğini zanneder.”

Demek ki bu yüzden bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında ‘cevapsız sorular’ımız varmış diyesi geliyor insanın.

Bir başka sınırlılığımız ise limbik sistemimizin frontal lobumuza galip gelmesidir. Yani duygularımızın aklımıza galip gelmesi. Serkan Karaismailoğlu durumu çok iyi özetlemiş “limbik karar vermişse frontal lobun ne dediği kimin umrunda.”

Frontal lobu yani beyninin ön tarafı en gelişmiş varlık insandır ama yine de duygularımıza rağmen karar vermemiz, hazlarımızı ertelememiz çok zordur. Bu bağlamda özgürlüğü “dürtülerimize rağmen bir şeyler yapmak” olarak tanımlamamız çok faydalı olacaktır.

İnsan zavallı bir varlık olduğundan güç ister bazen o güçle insanlara zulmetmek ister bu da insanın güçteki sınırıdır yani zaafı. Gücü elinde bulunduran zavallılara diğer zavallıların yardım etmesi gerekiyor ki bu durumdan başka bir zavallılık yaşanmasın.

İnsanın sınırı konusunda şüphesiz algının çok önemli bir yeri vardır ben burda “seçici algı” kavramından bahsetmek istiyorum. Acar Baltaş Hayalini Yorganına Göre Uzat adlı eserinde seçici algıyı şöyle tanımlıyor: “kişinin olumlu kanıtları seçip ayırarak bunlara odaklanması ve hatırlaması; olumsuzları ise göz ardı etmesidir.”

Kendimi ne tür saçmalıklara inandırdığımı buraya yazsam kimse inanmaz. Kendini kandırabilmenin gücüdür bu.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

İslam’da Otorite Boşluğu

Anlatacağım şey siyasi bir boşluk değil. Ya da “alimlerimiz yok şimdi bu modern çağda ne yapacağız” da değil. Aslında hep olan ama farkında olmadığımız bir “boşluk” olgusu. Buna “Allah’ın bizi vahiyle başbaşa bırakması” da diyebiliriz yada “akılla.”

Peygamberimizin vefatından sonra dini mevzularda bir hükme varmak için ülema tarafından kıyas ve icma delilleri bulunulmuş, geliştirilmiş.

Kıyas ( Arap: ﻗﻴﺎﺱ), analoji , bir İslâm hukuku terimi, fıkhın dördüncü kaynağıdır.
Kıyas, hükmü hakkında nass (ayet ve/veya sünnet) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak sebep-sonuç bağından dolayı hükmü ayet veya hadisler ile çözülmüş bir konuya benzeterek çözmektir. Kıyas yoluyla hükme varan hukukçuya müçtehit denilir. Müçtehit, kıyas yaparken ayet ve hadisleri yorumladığı için müçtehitlerin hükümleri birbirinden farklı hatta birbiriyle çelişen hükümler ( içtihatlar ) olabilir.
Hicretin 3. yılına kadar ortaya çıkan problemler kıyas yoluyla çözümlenebilmişse de bundan sonra kıyas yapılmadığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmiştir. Ama bazı islâm hukuku, yani fıkıh, mezhepleri kabul ederken, bazı İslam hukuku mezhepleri kabul etmez. Örneğin, Şii-İsnaaşeriyye mezhebi
içtihatta kıyas yerine direkt olarak aklı esas alıp içtihatta kıyasa başvurmaz.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Kıyas)

İcmâ (Arapça : ﺇﺟﻤﺎﻉ ), bir İslam hukuku terimi
İcmâ İslam hukukuna göre, herhangi bir çağ veya dönemde yaşamış İslam bilgini ve müctehidlerin Kitap (Kur’an), Sünnet ve bazı mezheplere göre kıyasın delillerinden birine dayanarak, şeriatın (İslami hükümlerin) bir meselesi konusunda aynı hükmü vermeleri, aynı hükümde birleşmeleridir.(https://tr.m.wikipedia.org/wiki/İcma)

Bunların dini hüküm vermede doğru yöntemler olduğunu dinen ispatlayamayız. Şöyle ki; bu iki yöntemin dinen doğru olması için dinin doğrudan emretmesi lazım. Eğer din yani vahiy doğrudan emretmiyorsa bu müslümanların kendi içtihatları olur içtihat da beşer aklının bir hükmüdür, vahyin değil. Bu iki yöntemin de dinen kesin olarak doğru olması için onların üstünde olan bir yapının onlara işaret etmesi lazım. Yani bir şeyin hükmünü onun üstündeki merci verir. Peygamberimizin yaşadığı bir olay ile daha anlaşılır hale getireyim.

Hz. Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe’nin Kureyşliler tarafından yeniden inşası sırasında Hacerülesved’in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler’in en yaşlısı Ebû Ümeyye b. Mugīre’nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved’i bir örtü içine koyarak bütün kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceği yerin hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmişti. (https://islamansiklopedisi.org.tr/hacerulesved)

Bir meselede ihtilaf oldu mu bir hakemin haklıyı veya haksızı, doğruyu veya yanlışı, iyi veya kötüyü tayin etmesi lazımdır yoksa ihtilaf edilen şeylerin kendileri diğer şeylere karşı üstünlük davasında bulunamazlar.
Gerçi icma ve kıyas üzerine bahse değer bir ihtilaf olduğunu düşünmüyorum ama şunu bilmekte fayda var: kıyas ve icma ülemanın aklı ile bulduğu ve çoğu müslümanın da mantıklı bulduğu iki edille-i şer’iyyedir. Ülemanın akıllarına sağlık!

Yani demek istediğim kıyas ve icmayı dinen ispatlamanın hiçbir kesin yolu yoktur (içtihatlar olabilir) ama iki yöntem akıldan uzak da değildir.
Ülemanın o zaman ne kadar bilgili, akıllı ve cesur olduğunu unutmayalım ve kendi zamanımız ile karşılaştıralım o zaman durumun vehameti daha iyi anlaşılır. Burda boşluktan kastım icma ve kıyasta dini bir kesinliğin olmayışıdır ve bu boşluk akılla doldurulmadığı sürece hep “boşluk” olarak kalacaktır.

Şimdi bu otorite boşluğunu islam dünyasındaki mezhepler ile ilgili düşünelim. İslamda iki mezhep çelişse hangisinin doğru olduğunu nerden anlıyacağız? Hakem kim olacak bu konuda? Akıl mı? Hangi akıl, kimin aklı? Vahiy mi? Zaten vahiy farklı yorumlandığı için ihtilaflar olmuyor mu?

Hakem olayı ile mevzuyu daha anlaşılır hale getireyim.

Gittikçe şiddetlenen ve sabaha kadar devam eden çatışmalar, savaşın şiddeti dolayısıyla “leyletü’l-harîr” diye isimlendirilen 9-10 Safer 37 (27-28 Temmuz 657) Cuma sabahına kadar sürdü. Cuma günü Hz. Ali, âsilere son darbeyi indirmek niyetiyle Eşter’i kalabalık birliklerin başında taarruzla görevlendirdi. Eşter başarılı bir taarruz gerçekleştirmiş, savaşı kazanmaya çok yaklaşmıştı. Ancak Muâviye’nin danışmanı Amr b. Âs, ihtilâfın Kur’an’ın hakemliği ışığında çözülmesi teklifini gündeme getirerek bu sırada kaçmayı düşündüğü söylenen Muâviye ve ordusunu yenilgiden kurtardı. Teklifi uygulamaya koyan Muâviye, askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının ucuna takıp karşı tarafı Kur’an’ın hükmüne çağırmalarını emretti. Bunun üzerine Suriyeli askerler mushafları mızraklarının ucuna takarak, “Ey Iraklılar! Artık savaşı bırakalım, aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye bağırmaya başladılar. Ayrıca büyük Şam mushafı da askerlerin mızraklarının ucunda havaya kaldırıldı.
Bu teklif, savaştan yorulmuş ve çoğu aynı zamanda akrabaları olan dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden Hz. Ali’nin ordusundaki askerleri birbirine düşürdü. Büyük bir kısmı, bilhassa kurrâ savaşın derhal durdurulmasını istedi. Hz. Ali onlara bunun bir savaş hilesi olduğunu, Muâviye’nin Kur’an’ın hükmüne uymak değil kendi bütünlüklerini bozmak amacıyla bu işe giriştiğini söyleyip savaşa devam etmelerini istedi. Fakat savaşın durdurulmasını isteyen askerler onu dinlemedikleri gibi savaşı durdurmadığı takdirde kendisini Muâviye’ye teslim etmek veya öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali savaşı durdurmak zorunda kaldı. Ardından halifeye karşı direnenlerden Eş‘as b. Kays karşı tarafın niyetini öğrenmek için onların yanına gitti. Muâviye de maksatlarının aralarındaki anlaşmazlığı Kur’an’ın hakemliğine başvurmak suretiyle çözmek olduğunu söyledi. Buna göre iki tarafı temsil etmek üzere seçilecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’ın hükmüne uygun olarak çözecekti.
Muâviye taraftarları hakem olarak Amr b. Âs’ı seçtiler. Hz. Ali ise bunun için Abdullah b. Abbas’ı veya Mâlik b. Hâris el-Eşter’i düşünüyordu. Ancak başta Eş‘as b. Kays olmak üzere onu tahkimi kabule zorlayanlar bu defa Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den başkasının hakemliğini kabul etmemekte direndiler. Hz. Ali bu isteklerini de kabul etmek zorunda kaldı. Ardından iki taraf arasında hakemlerin uyacağı kuralların belirlendiği metin (tahkimnâme) hazırlandı. İki tarafın verilecek hükme uymayı taahhüt ettiği metne göre bir araya gelecek iki hakem halifelik meselesini Kur’an’a, Kur’an’da bir hüküm bulamazlarsa sünnete başvurarak âdilâne çözecekti (13 veya 17 Safer 37 / 31 Temmuz veya 4 Ağustos 657). Bu sırada Hz. Ali’nin ordusunda yeni bir bölünme ortaya çıktı. Eş‘as b. Kays tahkimnâmeyi okurken Temîmliler’den bazıları “lâ hükme illâ lillâh” sözüyle halifelik meselesinin iki hakemin takdirine bırakılmasına itiraz etti. Çoğu Temîm kabilesinden yaklaşık 12.000 asker Kûfe’ye dönüş sırasında ordudan ayrılıp Kûfe yakınındaki Harûrâ’ya çekildi ve ilk Hâricî zümresini oluşturdu. Sonuç olarak Hakem Vak‘ası ihtilâfı çözmek yerine işi daha karmaşık hale getirdi. Durumu lehine değerlendirmek isteyen Muâviye’nin kendisini Suriye’de halife ilân etmesiyle İslâm toplumu ikiye bölündü. Ardından iki taraf yeni bir mücadele için tekrar hazırlıklara başladı. Bu arada Hâricîler de isyanlarını devam ettirdiler.(https://islamansiklopedisi.org.tr/siffin-savasi)

Bu olaydan şunu anlıyoruz: sahabeler Kur’an’ın hakemliği konusunda anlaşamamış ve islam dünyasında ihtilaflar ortaya çıkmıştır zaten Kur’an’ın hakemliği o kadar da açık bir konu değildir. Aynen öyle de günümüzde herhangi bir mezhebin hak olduğunu belirlemek için Kur’an’a veya sünnete başvuramayız çünkü ihtilafın bizatihi kendisi Kur’an ve sünnetin farklı yorumlanmasından çıkmıştır. Bu hususda hakem akıl ve objektif bilgi olmalıdır. Akıl nedir? Objektif bilgi nedir? Bu iki sorunun cevabında uzlaşılırsa mevzu halledilebilir olacaktır.

Ayrıca her an, her mezhebe geçebilirsiniz 2 adet vesikalık fotoğrafınız, kimlik fotokopiniz olmadan. Hangi mezhebe, hangi sıklıkla geçileceğini belirleyen hiçbir dini otorite yoktur sadece kontrol manyağı olduğumuz için insanlara sürekli mezhep değiştirmesinin yanlış olduğunu söylüyoruz halbuki hiçbir dini referansımız yoktur. Kişilerin bu mezhepleri suistimal edebileceği ise kişilerin kendisini bağlar bir başkasını değil. Asıl mesele sürekli mezhep değiştirme serbestliği değil, insanımıza aklın dindeki rolünü anlatmamızdır.

Velhasıl otorite boşluğu dediğim şey dinde akla ayrılan paydır. Bu yüzden akıl hesaba katılmadı mı bir otorite boşluğu vacip olur. Bu boşluk çağımızda akıl ve bilim ışığında doldurulmalıdır. Tabi boşluk derken müstakil bir boşluk değil kastetdiğim şey; vahyin, aklın ve bilimin senkronizasyonudur.

Gülgün Türkoğlu ise dindeki boşlukla ilgili bir yazısında şöyle diyor:

İnsan, hayvandan farklı olarak her şeyi düşünerek ortaya koyar. Düşünme başlangıçta, duygu, sezgi ve giderek tasarım halinde yapılanır. Kavrama giderken bir durak olan çözümleme aşaması, duygu ve düşüncenin henüz birer karşıt olarak ele alındığı bir duraktır. Dinsel duygu bir taraftır artık. Hatta dinsel duygunun, köklerini özsel düşüncelerde arama hakkı bile elinden alınmıştır. Din simsarlarının cirit attığı bölge, bu hakkın yadsınması sonucunda ortaya çıkan geniş boşluktur. İlerlerken, zorunlu olarak bu boşluğu fark eden akıl bu aşamada dini yadsır; yadsıdığı boşluğun, düşünmeye devam ederse dolacak bir boşluk olduğundan habersizdir henüz.

Büyük düşünürler benzer düşünürler 🙂

Sizi ne hale getirdim…

Müslümanlar türban yasağı için çok mücadele etti, hapsedildi, darbedildi, rezil edildi ve sonunda istediğini aldı islamın şiarı türban artık serbest. Zaman geçti siyasal islam güçleşti, dikleşti. Torpil, adam kayırma, yalakalık su gibi sızdı aramıza. Peki türban islamın şiarı da adalet değil mi? Türban için mücadele eden müslümanlar neden adalet için mücadele etmedi, etmiyor? Çünkü hırsız içerden çıktı. O hırsız benim. Sizi kendi dinimle ben kandırdım, sizi kendi ırkım ile ben galeyana getirdim. “Üstünlük takvadadır” diyen dinin mensuplarına üstünlük ırkımdadır sözünü ben dedirttim. Koskaca bir ülkeyi etnik bir toz yığını haline getirdim. Ben aldım amcamın oğlunu işe, ben yerleştirdim bizim kayınçoyu memurluğa, ben çaldım umutlarınızı, emeklerinizi. Durun! Kızmayın hemen size de bir şeyler bıraktım size Allah’ı bıraktım, size resulünü bıraktım. Duygu menfezlerinizi sonuna kadar açtım. Açtım ki çektiğiniz acı kutsal olsun çünkü başka türlü katlanamazdınız. Ben bir iyiliğimi bin kötülüğüme perde yaptım çok hoşunuza gitti bu perde çıplak bakamazdınız bana çünkü çıplaklık ölümdü. Sonra alıştınız hepiniz neredeyse hepiniz. Alışmayanlarınızı da ıslahevine attım biliyorum akıllanmayacaklar ama olsun %1’e yapılan zulüm %99’unuzu susturuyor neticede. Korkuya hakim oldum, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlar oldunuz kabul edin bu şeytanlık çok hoşunuza gitti. Size vergi bindirdim ben binlerce milyonluk işler yaptım size de devlettir ne yapsa yeridir dedim sizde ruhi boşluktaydınız bal gibi kabul ettiniz. Dolarla doğmadık dolarla ölmeyiz dediniz. Binlerce koruma ile dolaştım sizin başınıza gelen müsibetler de ise ihmaller vardı ama kader deyip, sabredin dedim sizde öyle yaptınız. Din afyondur diyenlere de o islam için geçerli değil dedim hemen inandınız. Niye inanmıyasınız ki ne Marx’ı tanıyordunuz ne Freud’u ne kendinizi ne İslamı. Her fırsatta duygularınızı manipüle ettim, bir düşman yarattım nefretinizi onlara yönelttim onu da onlara verince bana hiç sıra gelmedi. Bir kısmınızı satın aldım, istihbarat topladı, sizi gammazladı devlet için yapıyorum dedim, sizde Türkiye Cumhuriyet’i parti devleti değildir demediniz. Hanginizin beni sevmediğini artık çok iyi biliyorum. “Din inananlar kardeştir” demiş Kur’an’ın hatrına vazgeçebileceğiniz nefretinizi de ben körükledim artık dininiz için bile olsa hedef gösterdiğimden başkası için nefret duyamayacaksınız. Medyayı da satın aldım ama sizin için. Kötü şeyleri duymayın diye iyi şeyleri onlara fısıldadım onlarda size orkestra eşliğinde doğru haber şöleni yaptı. Sizde inandınız niye inamayacaksınız ki çoğu emrine uymadığınız Kur’an’ın Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. emrine niye uyasınız? Ama sağlam tartışmalar verdim size sünni-şii, iktidar-muhalefet, kürt-türk… tartışma şerbetinden kana kana içtiniz. Şuursuzlaştınız tarihinizi bir kuple öğrettim onu da sevgi ve nefretinizi istediğim yöne çevirmek için yaptım yoksa tarih bilgisi ile şuurlanmak herkese nasip olmaz biliyordum. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyeceğinizi bildiğim için doğru ile yanlışı karıştırdım sizde vardır bir bildiği dediniz haklıydınız bir bildiğim vardı. Kur’an “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” dediği halde size fobiler sundum ermeni fobisi, türk fobisi, yahudi fobisi, kürt fobisi… Avrupa’yı islamofobi ile kötüledik “yine biz iyi olduk” yaşasın biz. Aynı şeyleri başkası yapsa taşlardınız ama ben yapınca “aler-re’si-vel-ayn” dediniz çünkü ben sizden biriydim, çünkü ben namaz kılıyordum, yalan söylüyor olamazdım. “İlim öğrenmek kadın ve erkek her müslümana farzdır” hadisini erkeklere has kıldım, gözünüzün önünde yaptım bunu farketmediniz bile. Sonra kadını ben anlarım dediniz kadını kadından öğrenmek aklınıza bile gelmedi. Sizden özür dileyeceğim öykümü tamamlamak için ama affetmeyin sakın. Zaten güç elimden çıktığı an şeytan olarak görüneceğim size o zaman lanetleyeceksiniz beni. Ağzınıza sağlık!

Din ve Anlam Krizi #2

Değişen zamanla birlikte tanrı tasavvurlarımızın değişmemesi çokta mümkün görünmüyor çünkü zamanla birlikte aklımız ve vicdanımız da tekamül ediyor. Kaçınılmaz olanda bizim için fayda vardır önyargısı ile hareketle şunları söyleyebilirim: Tanrı tasavvurumuz değişmeseydi fazla çocuğu olan aileler çocuklarından birini tanrı için kurban edebilirlerdi. Ya da hasta olan insanları tanrının lanetlediğini düşünüp onları toplumdan uzaklaştırabilirdik. Ve bugün bazı müslümanlar Allah’ın barıştan yana olduğuna inandıkları için dünyanın herhangi bir yerinde olan savaşlara karşıdırlar çünkü onlara göre islam barış dinidir. Şüphesiz insanlarda bu inancın oluşması zamanın değişimi ile olmuştur çünkü iki-üç asır önce fetih hareketleri yapan atalarının yerine bugün islam barış dinidir demeye başlamışlardır. Peki bugün 1.5 milyar müslüman Allah’ın savaş istediğine inansa dünya nasıl bir yer olurdu? Bu bağlamda farklı gruplar cihada farklı manalar yüklemiştir. Değişim kaçınılmaz ise ve bu değişim toplumun her yerinde aynı olmuyorsa bazı müslümanların Kur’an’ı bizden farklı anlamaları gayet tabii değil midir? Ama müslümanlar değişimden çok korkuyor bazı müslüman “gençler bile” bir yaşlı hastalığı olan “geçmişte yaşama isteği”ne tutulmuş durumda. Onlar için saf islam sahabelerin islamı idi. Ve hiçbir zaman onlar gibi olamayacakları için derin üzüntü içindedirler. Geçmişi yüceltirler çünkü şimdiye hükmedemezler ve gelecek için de kaygılıdırlar. Makinelerin hayatımıza hükmettiği, kuantum fiziğinin konuşulduğu, uzaya çıkılan bu çağda islam anlayışımızın değişmesini yadırgamak hiçte akıllıca değildir çünkü değişim zorunludur. Zorunlu olana, bir manada fıtrata, direnemeyiz. Popüler meseleler eşliğinde din anlayışımız yada Ku’an’ı yorumlamamız şekilleniyor. Mesela şuan hiçbir ateist Kur’an’a göre dünya düz ama bugünkü bilim yuvarlak olduğunu söylüyor demek ki Kur’an uydurmadır demiyor yada müslümanlar dünyanın Kur’an’a göre düz olduğunu iddia etmiyor. Ama dünyanın düzlüğü bir zamanların popüler konusuydu. Şuan başka konular popüler. Hiçbir insan çağından bağımsız düşünemez. Anlam krizlerini yumuşatmanın bir yoluda değişimin doğal olduğu fikrine sahip olmaktır. Nasıl ki beynimiz duyular vasıtası ile algıladığımız dünya hakkında bir yorum yapıyor ve bize dış dünyanın bilgisini sunuyorsa aynen öyle de müslümanlar islamı kendi ırklarından, kültürlerinden, psikolojilerinden, dünya görüşlerinden, ideolojilerinden, bilim anlayışlarından bağımsız yorumlayıp anlıyamayız tüm bu süzgeçlerden süzerek dini anlıyoruz. Tüm bu etmenlerden bağımsız olarak anladığını zanneden insanlar varsa cahildirler. Değişim zorunlu değilse niye Allah üç kitap indirmiştir niye onların sonuncusu olan kitabın binlerce belki milyonlarca yorumu vardır? Değişim ve farklılıklar bir zorunluluktur bugünkü müslümanlar farklılıklar ve değişim ile çok büyük bir cidaldedir. Değişimden korkmak cahilliktir önemli olan değişim sürecinin sağlıklı olmasıdır. Şimdi dinin hayatı sınırlandırıp nasıl anlam verdiğini inceleyelim. Din sonsuz ihtimali teke indirip hayata anlam verir. Mesela islam inancına göre tek tanrı Allah’tır. Çok tanrıcılıkta bile bir sınır vardır. Mesela her tanrının görevi ayrıdır biri topraktan bitki verir diğeri yağmur yağdırır ötekisi güneşi aydınlatır vs. Yine islam milyonlarca tanrıdan sadece Allah var der tanrılar alemine sınır çizer. Sonra büyük insanları peygamberler ile sınırlandırır. Sevginin sadece müslümanlara karşı olmasını isteyerek sevgiye sınır çekip, sevgiyi anlamlandırır. Nefreti kafirlere yöneltip nefrete bir sınır çizer. Empati duygusuna kafirler, gayler veya kadınlar hakkında sınırı aşıp empati kurmayacaksın diyerek sınır çizer. Kur’an “Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!” (Enbiya, 21/22) diyerek iki ilah olunca olabilecek sonsuz ihtimali teke indirir ve “fesad olurdu” der. Halbuki iki veya daha fazla ilah kainatı yaratmış olabilir şu şekilde de savunulabilir: tanrılar anlaşmadan önce kaos vardı, anlaştılar dünyayı yarattılar, anlaşma bozulunca da kıyamet kopacak. Ve bu açıklama akıldan hiçte uzak değildir ama bu ayete iman eden mü’minler için hiçte mantıklı değildir. Evet din akla dahi sınır çizer “dediğimden başka şıkkı düşünme” der. Dinlerin çizdiği bu sınırlar çok anlamlıdır bu bağlamda sonsuzlukta bir mana yoktur. Hatta çoğu müslüman cennetin sonsuz oluşunu bile anlamlandıramaz çünkü sonsuzu insan zihni anlıyamaz. Bu zamandaki çokluğa karşı sınır koymak farz olmuş. Çünkü hiçbir insan milyonlarca kitabı okuyamaz bu kısacık hayatta. Bütün zevkleri tadamaz, bütün dizileri izliyemez. Elimizde olan binlerce nimete rağmen olmayan milyonlarca nimet var bu yüzden zenginler bile fakir hisseder kendini. Bugünün aklı sana milyonlarca kitap okumadan bir şey bilemeyeceğini, yüzlerce partnerin olmadan gerçek aşkı bulamayacağını, milyonların olmadan zengin olamayacağını söyleyerek hayatı karmaşıklaştırıp anlamsızlaştırıyor. Seni sersem, mutsuz, şaşkın, depresif ve agresif yapıyor. Bir insanın, bir günde, bir sosyal medya aracılığı ile binlerce karmaşık duyguyu yaşaması iyi midir? Artık “bir şey” bilmiyoruz milyonlar var hayatımızda çeşitliliğin hayatı rezil ettiği bir dönemde yaşıyoruz bu yüzden tercihlerimiz çok önemli ama kararsızlıkta vacip oluyor. Hoş gelmedin bolluk! Bolluk berekete atıf yapar ama bu bollukta nerde bereket sadece suri-suni bir bolluk. Yine de akıl gördüğüne yani yüzeyselliğe sarılır, sarılmazsa buyurun terapiye: depresyon. Milyonların ardından “bir”i görmek cefa, emek, feraset ister herkes muvaffak olamaz öyleyse denize düşen yılana sarılır: İşte size taassub. Yani yüzeysellik var, yüzeyselliğe yapış, içselleştirme olmadan, yaşantısız al, kabullen, ölümüne savun: saçma sapan tutumlar. Mevlana Cami ne güzel demiş: “yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Biri söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.“*

Kendimizi ve sınırımızı bilmeliyiz. Kendimizi bilince sınırımızı, sınırımızı bilince kendimizi tanıyacağız. Dış dünya öyle tarafsız, öyle yalın, öyle bağımsız durur ki akıllara zarar. Din gelir sana taraf verir, kendine bağlar ve anlam doğar öyleki sol el, sağ el bile anlam kazanır. Anlam krizleri yaşamamak için hayatı sınırlandırmak gerekir. Dindarların hayatı vahdetle doludur. Çoğulculuğu onlara anlatamazsınız bakınız: “Demokrasi tağuttur.” Onlara vahye rağmen olan şeyleri, bencelerinizi anlatamazsınız onların aklı ancak vahdet ile teskin olur. Aile ensest yasağı ile ,aile olur, anlamlı olur. İnsanlarla ilişkimiz toplumsal sözleşmeye uyduğumuz kadar anlamlıdır. Bir okulda sınırlar, kurallar varsa eğitime elverişli olur orası yoksa bataklığa döner. Sınırlar olmadan anlamlı şeyler yapmak imkansız.

Sınırlarımız, mutluluğumuzun teminatıdır.

* Tırnak içindeki söz şu eserden alıntıdır: Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 17. Söz, Said Nursi

Din ve Anlam Krizi #1

Tanrı tasavvurlarımız çağdan çağa değişmiş. Günümüzde de binlerce tanrı tasavvuru var. Tanrı tasavvuru derken tanrıya biçtiğimiz rolü ve tanrının yaptıklarına yaptığımız yorumu kastediyorum. Reenkarnasyona inanan bir insan ile bir müslümanın veyahut bir hindunun bir hayvanı anlamlandırması farklı olacaktır. Reenkarnasyona inanan insan ölünce bir hayvanın bedenine yerleşebileceğini düşünür belki de önceki hayatında bir hayvan bedeninde olabileceğini düşünür, öyle bir anlam verir. Bir müslüman Allah bu hayvanları benim için yarattı ve benim için kimisini temiz kimisini pis kıldı ve ben Allah’ın bana temiz kıldığını elimden geldiğince onun için kurban edeceğim diyerek hayvana, öyle bir anlam verir ve kurban onun için bir dini ritüeldir. Bir hindu olan Mahatma Gandhi, inek tapımını Hint dininin temel özelliklerinden biri olarak görür ve onu inekler başta olmak üzere bütün canlı türlerinin korunması şeklinde yorumlar. İnek vasıtasıyla insanlara, kendilerini diğer canlılarla beraber düşünmeleri telkin edilmiş ve dünyadaki her şeye egemen olma iddiasından vazgeçmeleri istenmiştir. Dahası onlar, milyonlarca hintlinin sütanasıdır. Mahabharata 13:82’de ise ineğin sütü, yoğurdu, tereyağı, tezeği ve idrarının günahtan arındırıcı olduğu ifade edilir. Bir hindu bu bilgiler kapsamında hayvanlara bir anlam atfeder. Şimdi islam dünyasındaki iyilik ve kötülük anlayışına bakalım. Bir fiilin iyi veya kötü (hasen veya kabih) oluşunu fayda ve zarar açısından değerlendiren Mu‘tezile’ye göre iyi fiil fayda gözetilerek yapılan, kötü fiilse zarar doğuran şeydir. Gayesiz iş yapmak abestir; şu halde Allah’ın bütün fiilleri bir gayeye yöneliktir. Bu gaye iyi, doğru veya faydalı olduğuna göre O’nun bütün fiilleri de iyidir. O fiillerini daima fayda gözeterek yapar, dolayısıyla zararlı olanı veya faydalı olmayanı irade etmez. Fayda kendisi için olamaz; çünkü O eksiklik ve ihtiyaçtan münezzeh olduğundan bir fayda teminine gerek duymaz. Şu halde O’nun fiillerinin gayesi kullarının fayda ve iyiliğidir. Binaenaleyh Mu‘tezile’ye göre Allah’ın fiillerinde gaye gözetmediğini düşünmek, O’nun abesle iştigal ettiğini ileri sürmekle aynı anlama gelir; aynı şekilde O’nun kulları için iyi, doğru ve faydalı olanı (salâh-aslah) gözetmediğini iddia edip fiillerinin kullara zararlı da olabileceğini savunmak, Allah’ı âdil olmamak ve zulümle nitelendirmek anlamı taşır (Kādî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s. 301). Allah’ın fiillerindeki hikmet ve maslahatı aklî bir gayeye değil hür iradesine bağlı bir ikram ve ihsan olarak kabul eden Ehl-i sünnet, aslah ve salâh kelimeleri yerine âdetullah, sünnetullah, tabirlerini kullanmış ve vücûb fikrini şiddetle tenkit etmiştir. Sünnî kelâmcılar aslah fikrini eserlerinin çeşitli bölümlerinde çürütmeye çalıştıkları gibi sadece bu konuyu inceleyen müstakil eserler de yazmışlardır. Muhammed b. Ali el-Mevsılî’nin Fütûḥu’l-vâhib bi-en leyse şeyʾün ʿale’llāhi bi-vâcib’i bunlardan biridir (bk. Keşfü’z-zunûn, II, 1240). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî de aslah kavramında gördüğü çelişkileri meşhur “üç kardeş” (ihve-i selâse) tartışmasıyla ortaya koymuştur. Ehl-i sünnet’e göre salâh ve aslahı yaratmayı Allah için vâcip kabul etmek, nasslara aykırı düşmüş olmanın (bk. Hûd 11/107; el-Burûc 85/16) ötesinde daha başka itikadî problemler de ihtiva etmektedir. Bunların başında Allah’ın mutlak ulûhiyyetini zedelemek, kuluna ikram ve ihsanda bulunabilme vasfını ortadan kaldırmak, kudret ve irâde-i ilâhiyyeyi sınırlamak ve “istikmâl bi’l-gayr” (mükemmelliğini başka şeyler sayesinde kazanmak) gibi ulûhiyyetin birliğine nakîse getirici yanılgılar yer almaktadır. Şayet kulu hakkında aslah olanı yaratmak Allah’a vâcip olsaydı kötüleri, inkârcıları, şeytanı ve cehennemi yaratmaz, hidayet üzere yaşayan peygamberleri düşmanlarının eliyle öldürtmez, insanlar da haklarında hayırlı olanı var etmesini Allah’tan dilemezlerdi. Gerçi Mu‘tezile bu tenkitlere cevap bulmuş, şer problemini kullara kötü fiillerinin yaratıcısı rolü vermekle çözmeye çalışmış, kâfirlerin imanla mükellef tutulmasını sevap elde etme imkânının kendilerine bahşedilmesiyle açıklamışsa da (Kādî Abdülcebbâr, el-Mugnî, XIV, 34) bu nevi yorumlar tatminkâr görülmemiştir. Çünkü Mu‘tezile’nin salâh ve aslah görüşü, insanların fiillerini faydalı bir gayeye dayanarak yaptıkları, şu halde Allah’ın fiillerinin de bu şekilde bir gayeye yönelmesi gerektiği prensibine dayanmaktadır. Halbuki insanların fiillerine bakarak Allah’ın fiilleri hakkında hüküm vermek doğru değildir. İmam-ı maturidiye göre iyi ve kötü, mutlaktır; eşyanın zatındandır bu yüzden Allah iyi olanı emreder ama zorundada değildir. İmam-ı Eş’ariye göre ise eşya zatında iyi yada kötü değildir Allah bir şeyi emrederse iyi olur, nehyederse kötü olur. Allah fiillerinde bir hikmet gözetebilir ama gözetmek zorunda değildir. Şimdi bir örnek üzerinden kötülük problemine değinelim.
Eğer bir insan sürekli kainata müdahale eden kadir-i mutlak bir tanrıya inanıyorsa kainatta olan bütün olayları tanrı ile ilişkilendirir ve tanrının bu olaylardan neyi murad ettiğini bildiğini iddia eder. Bu tanrı tasavvurunu bir örnek üzerinden tartışalım. Diyelim ki bir deprem oldu hamile, yaşlı, çocuk, genç birçok insan öldü. Bu tanrı tasavvuruna göre bu depremi tanrı yaptı ve muhtemelen insanları işlediği günahlar yüzünden cezalandırdı ve sağ kalanları da tehdit etti bu depremle. Bu tanrı tasavvurunda tanrı bunu yapacak kudrette olmakla birlikte kötüdür de aynı zamanda çünkü insanları cezalandırmak için kötü bir yolu seçmiş ve masumlarda (bebekler) haksız yere ölmüştür. Bu haksız yere ölenlerin şehit olması kadir-i mutlak bir tanrının niye böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. Neden tanrı kurunun yanında yaşı da yakmıştır? “İmtihan” yüzünden mi? Oysa kadir-i mutlak bir tanrı imtihan etmek zorunda olmadığı gibi imtihan için acılı bir yolu da seçmek zorunda değildir. Hangi nedeni öne sürersek sürelim tanrı o nedeni bertaraf edebileceği için dediklerimiz saçmalık olacaktır. Tanrının o depremde herkesi affedip cennete koyacağından emin olsak bile bu bize tanrının neden böyle acılı bir yolu seçtiğini açıklamaz. “İmtihan” ve “kader” dindarları rahatlatabilir ama ben tanrının muradının ne olduğunu anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü bize açıklanan her gerekçeye neden sorusunu sorabiliriz ve bu da olayı iyice içinden çıkılmaz bir hale sokar. Ayrıca olaylara Esma-i hüsna gözüyle baktığımızı düşünelim. Allah Kadir’dir bu depremi yaratmaya, Allah Hakim’dir hikmetsiz iş yapmaz, Allah Ğafurdur kullarını affeder, Allah Adildir vs. Şimdi Allah’ın Kadir, Hakim, Ğafur, Adil isimleri ile birlikte deprem hadisesini düşünmek ne demektir? Allah’ın diğer isimlerini de düşünürsek ve Allah’ın bilmediğimiz isimlerinin de olduğunu varsayarsak bu deprem hadisesini ihata edecek, tam olarak kavrayabilecek şekilde düşünmek imkansızdır. Ayrıca Tanrının bu acılı yolu seçmesi bir zorunluluksa tanrı acizdir eğer zorunluluk değilse zalimdir diyebiliriz ama başından beri islam teolojisine göre konuştuğumuz için islam teolojisine burda cevap hakkı doğuyor. Buyrun islam teolojisini dinleyelim: (benim şahsi kanaatimdir)

Allah Kur’an’da kendine Ğafur der, Rahim der; ama Kahhar, Cabbar ve Şedidul İkab da der. Yani tanrı çoğu dindarın zannettiği gibi iyiyim demez sadece istediğimi yaparım der bizim anlıyacağımız şekilde “Adil” dir. Ama bu adilliğin ölçüsü yine kendisidir bizim zihnimiz değil. Hem iyi olmak zorunda da değildir. Allah’ı kendi fikirlerimizle, kavramlarımızla anlamak zorundayız ama Allah bizim onun hakkında iddia ettiğimiz hiçbir şeye uymak zorunda değildir ve Allah’ın faaliyetlerini anlamamıza yarayan dil gibi kısıtlı bir araç ile Allah’ı ve yaptıklarını ve bu yaptıklarını hangi neden ile yaptığını bilemeyiz sadece zannedebiliriz. Kısacası tanrı iyi ve kötünün yaratıcısıdır yoksa ne iyidir ne de kötüdür. Allah iyi ve kötüden münezzehtir. Çünkü islam iyinin ve kötünün referansı benim diyerek sonsuz ihtimaldeki referansları teke indirir bu bağlamda islam tevhid dinidir yani varılan her yargının tek referansı benim der. Ve Allah hayat oyununu kuralına göre yani insanın aklına göre değil kralına göre oynar yani kendine göre. O yüzden islam teolojisine göre Allah’a “sen o insanları öldürdüğün için zalimsin” diyemeyiz çünkü tüm yaratılanlar Allah’ın mülküdür ve mülk sahibi mülkünde istediği gibi davranır bu bize zalimce gelebilir ama zalimliğin ölçüsü de din olduğu için islam teolojisi açısından buna zulüm diyemeyiz. Ben kısacası Allah’ın bir fiili ne zaman yarattığını bilemediğimiz (çünkü zamandan bağımsızdır) gibi bir fiili de neden yaptığını, o nedeni neden o sonuç ile bağladığını bilemeyeceğimiz kanaatindeyim bize bildirdiği hususi şeyler müstesna. Çünkü Kadir-i mutlaktır istese başka ihtimalleri de murad edebilirdi. Ama avam cevap ister, hayatına anlam katmak ister ve din onların hatırını kırmaz cevap verir şunu şu yüzden yaptım der avam daha derine inmez, tatmin olur ne mutlu onlara. Ama biz duramayız çünkü derinlerde başka hazineler var. Bir ayette “Dileseydik elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!” (secde 13) diyor. Avam, Allah ezelden karar vermiş, demek ki olacağı varmış, Allah’ın va’di haktır der. Akıllarına peki niye böyle demiş, demese olmaz mıydı gibi soruları sormak gelmez çünkü din onlara bir sınır çizip hayatı anlamlandırmıştır bu anlamı kaybetmemek için sınırı ihlal etmeyeceklerdir ama “edebiyat” serbesttir. Dediğim gibi tanrının fiillerinin hikmetinin bilinemeyeceği iddiasındayım ama bunun anlam kriziyle ne alakası var? Ben kötülük problemi yüzünden çıkan anlam krizlerini kötülük probleminde bir sabite oluşturarak savuşturma niyetindeyim (her ne kadar bu sabitenin kıyamete kadar süreceğine inanmasamda). Şöyle ki: dindarların ‘tanrı iyidir ve ateistlerin tanrı kötüdür tartışması’ saçma bir tartışmadır çünkü Allah iyi ve kötüyü ben belirlerim derken ateist benim aklımdaki iyi tanımına uymuyorsun der halbuki dinin böyle bir iddiası yoktur. Din, “iyiyi ve kötüyü bana göre belirleyeceksin aklına göre değil” der. Eğer aklımız ile belirliyebilseydik pek çok aklın müslümanlar gibi düşünmesi gerekirdi ama küffar çoğunluktadır demek ki ölçü evrensel akıl değil islamdaki akıldır yani dindir, vahiydir. Ayrıca bu iddiamız ile ateistlerin din kötüdür iddiası bertaraf oluyor çünkü dine kötü demeleri için din ile ortak bir iyi ve kötü tanımına sahip olmalıdırlar ama islama göre iyi ve kötü ile bir ateiste göre iyi ve kötünün farklı olduğu aşikardır. Din adamları veya ateistler sürekli tanrı tasavvurumuzu değiştirmeye çalışır. Biz de ya duymazdan geliriz yada herhangi birini kabul ederiz. Bu bağlamda “din ile bilim çelişmez” diyen biri ile “din ile bilim bazı noktalarda çelişir ama sonunda islamın dediği haklı çıkacaktır” diyen biri ile veya “din ayrı bilim ayrıdır” diyen birinin dünyayı anlamlandırmaları çok farklı olacaktır. Biri Kur’an ayetlerini bilim ile açıklamaya çalışırken diğeri bilimden bağımsız tutmaya çalışır ötekisi ise çokta karışmasın diye daha temkinli davranır. Said Nursi’nin dediği gibi “dünya ahirete nispeten zindan hükmündedir” o yüzden ahiret inancı bizi pek çok dinden ve ideolojiden farklı düşünmeye sürükler. Dine bakışın değişme sürecinde anlam krizleri çok olur. Ruhi boşluklar ve depresyonlar yaşanır. Korku ve endişe zirvededir çünkü her şey gitgide muğlaklaşır. Peki tanrı tasavvurumuzun veya dine bakışımızın zamanla birlikte değişmemesi mümkün mü?

Kaynaklar;

1. https://islamansiklopedisi.org.tr/aslah

2.

3. https://youtu.be/sW9mvebqJj0

Düalizm ve İslam #2

İslam dünyasında sürekli akıl ve vahiy çatışması olmuştur her ne kadar kendini Hıristiyanlıktaki gibi göstermesede. Müslümanların artık şunun farkında olması lazım “vahyin nerde bitip aklın nerde başlıyacağı belli değildir ve bu sınırı hiç kimse çizmemiştir ve çizemezde ancak çizdiğini zanneder. Çünkü akıl da tekamül eden bir şeydir mesela eskiden Tanrı’nın insanı kurban etmemizi istediğine inanan insanlar vardı ama şimdi bu artık aklın konusu olmuş ve hiçbir vahye gerek kalmadan bunun yanlış olduğu ifade edilebilir olmuştur. Sürekli tekamül eden bir şeye sınır çizemezsiniz.” Yine benzer şekilde fizik ve metafizik dualizmini düşünürsek “fiziğin nerde bitip metafiziğin nerde başladığı belli değildir o yüzden dinler kendilerini fizik (akıl) ile de temellendirmeye çalışır, fizikte sıkıştığı yerde topu felsefeye, dine atar yada rastgeleliğe sığınır. İşte akıl ve vahiy, fizik ve metafizik birbirinden keskin hatlarla ayrılmadığından ve müslüman gruplar veya alimler bu hatları çizdiklerini sandıkları için birbirleri ile münazaraya girmişler, giriyorlar. Mesala 20. yy da modernist müslümanlar ortaya çıktı ve islamı modern bir şekilde yorumlamaya çalıştı. Yaptıklarının mahiyeti ayrı bir mevzu ama şurası kesindir ki modern çağ başlamadan islamın modern bir yorumunu yapamazlardı. Ve hiçbir insan Kur’an’ı anlamaya çalışırken asla “ırkından, bilimden, dünya görüşünden, kültüründen” bağımsız düşünemez. Bir takım bağımsız düşünceler olabilir ama bunlar azınlıkta kalır. O yüzden biz bunun farkında olarak islamı yorumlamaya çalıştığımızın farkında olmalıyız. Yoksa herkes tarafsız ve bağımsız olduğunu iddia ediyor ve “hır” çıkıyor. Mesela bir asır önce kuantum fiziği yoktu yada kimse uzaya çıkmıyordu yada yapay zeka yoktu ama dünya bu hızla değişime giderken bizim islam algımızın 1000 sene öncesiyle aynı olması gerektiğini iddia etmek akılsızlıktır. Ayetlere yapılan yorumlar da değişebilir ve bu ayeti eğip, bükme olarak anlaşılabilir ama unutmayalım müteşabih ayetleri eğip bükmeden konuşamıyoruz misal Allah ademi iki eliyle yarattığını söylüyor hiçbir müslüman “Allah el demişse eldir kıvırmaya gerek yok” demiyor aynen öyle de akılların (icma olursa) muhal olduğunu söylediği yerde te’vil farzdır hele ki sorgulamanın zirve de olduğu bu asır da. Yanlış anlaşılmasın Kur’an’ı günümüz bilim veya ahlak kurallarına indirgeyelim demiyorum sadece indirgemeye çalışanları tekfir etmiyelim, hor görmeyelim bu doğal bir süreç diyorum. Benim önerim hem dini hem bilimi iyi bilip ikisini de ona göre konumlandırmak ama müslümanların hem dini hem de bilimi bildiğini zannetmiyorum. Şimdi dualizm ve aristo mantığı ile bağlantılı olarak bunların islam dünyasındaki yansımaları üzerine birkaç mevzuya değinmek istiyorum. İslam dünyası hz peygamberin ölümünden sonra yeni sorunlarla karşılaştı (cemel, sıffin, haricilik vs) ve bu sorunlarla birlikte yeni sorular ortaya çıktı (büyük günah işleyen kafir olur mu? İnsan davranışlarında hür müdür? Allah’ın sıfatlarının keyfiyeti nasıldır? gibi.) ve yaklaşık 2. Hicri asırda mutezilenin katkılarıyla “kelam” diye yeni bir disiplin oluştu. Bu disiplin ayetleri akıl ile yorumlamaya çalışıyordu yani ‘akıl ile nass’ı birlikte kullanıyordu ama selefi salihin buna çok karşı çıkıyordu. Ve selefin düşüncesi imamı malik’in şu sözüyle özetlenebilir: ” istiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür, hakkında soru sormak bidattir.” İnsanın hürriyetini sorgulayan soru ile devam edelim şimdi. Alimler insanın hür olup olmadığı sorusuna üç çeşit cevap vermiş; bir kısmı hürüz demiş, bir kısmı hür değiliz demiş, bir kısmı da irade ikiye ayrılır biri cüz’i biri külli cüz’i de özgürüz külli de değiliz diyerek cevap vermiştir. Dikkat edilirse son grup soruya tam olarak cevap vermemiştir soru hür müyüz değil miyiz iken cevap hem hürüz hem değiliz olmuştur bu sorunun cevabı bu değildir. Daha doğrusu soru yanlış sorulmuştur. İşte böyle insanı iki şıktan birine mahkum eden sorular aristo mantığı ile yani klasik mantık ile yani dualiter mantık ile sorulmuş sorulardır ve hiçte medeni değillerdir. Dualiter mantığın matematiğini bugünkü bilgisayar yazılımlarında kullanıyoruz ama artık yazılıma ve matematiğe bulanık mantık girmeye başladı mesela japonya’daki maglev trenleri bulanık mantık matematiğine göre yapılmıştır. Görüldüğü gibi hem dualiter mantığın hem de bulanık mantığın sosyal hayatta farklı faydaları vardır. Ama dualiter mantığın dinde pek bir faydası yoktur çünkü bizi iki şıkka mahkum eder o yüzden bulanık mantıkla düşünmek günümüz dindarlarını daha medeni yapacaktır. Peki bulanık mantık nedir? Bulanık mantık iki zıt uçtan ziyade ara formlar hakkında fikir yürüten, fikir veren bir mantıktır. Bulanık mantıkla ilgili Alev Alatlı’nın şu yazısını okumanızı tavsiye ediyorum: http://www.alevalatli.com.tr/makale.asp?s=detaym&ID=31

Şimdi günümüze dönelim bugün bir müslümana Kur’an evrensel midir tarihsel midir sorusunu sorduğumuz zaman genelde Kur’an evrenseldir cevabını alıyoruz ama insanların aklına bu iki şıktan başkası olabileceği gelmiyor çünkü dualiter mantıkla düşünüyoruz halbuki ara formlar aramak için bulanık mantıkla düşünmek zorundayız ve bu dinde elzemdir. Sorumuza dönecek olursak Kur’an bir zamanda, bir peygambere, bir dilde, bir topluma, bir çoğrafyaya gelmiştir bu bağlamda yereldir aynı zamanda tüm insanları sorumlu tutarak ve evrensel ahlak yasaları koyması bakımından evrenseldir. Dediğim gibi dünya bilgisinden bağımsız Kur’an’ı yorumlayamayız, dini anlıyamayız. Hepimiz dinin içinde matığın işi olmaz diye düşünüyoruz ama dualiter mantıkla soru sorup, cevap veriyoruz sadece farkında değiliz. Şimdi iki soruyu karşılaştırdığımızda( insan hür müdür değil midir ve Kur’an evrensel mi tarihsel midir) hem cüz’i-külli ayrımı yapan hem de Kur’an evrenseldir diyen grub genelde kendini “ehli sünnet” olarak tanımlıyor bugün. Halbuki iki soruya verilen cevapların mantığı farklıdır ilk soruda ara form bulunmuş ve cevap verilmiş ikinci soru da ise iki şıktan birine mecburmuşuz gibi cevap verilmiştir bu bize ehli sünnet anlayışının artık orta yoldan ayrılıp iki keskin uçtan birine yaslanmaya çalıştığını gösteriyor ve bu yozlaşma müslümanlar için çok tehlikeli olabilir. Bu bulanık mantığı islam fıkhında görebiliriz mesela alimler bir konuda hüküm vermek için o konu ile ilgili tüm ayet ve hadisleri değerlendirirdi yoksa iki zahiren zıt görünen ayeti veya hadisi alıp biri muhakkak doğrudur demiyordu bütüncül düşünmeye çalışıyorlardı. Artık saf olamayız neyi, ne için, nasıl yaptığımızın farkına varmalıyız yoksa saçmalıklardan kaçamayız ve “deizm tehlikesi” yüzeyselliğinden kurtulamayız. Vesselam.

Düalizm ve İslam #1

Dünyaya baktığımızda bir düalizm görüyoruz. Yani çiftler; kadın-erkek, iyi-kötü, canlı-cansız, fizik-metafizik, varlık-yokluk, ruh-beden, somut-soyut gibi. Kitapta “Düşünüp ibret alırsınız diye her şeyden çiftler yarattık.”(zariyat 49) diyor Allah. Felsefi olaraksa “herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme” olarak tanımlanabilir. Mecusilikte ise hayır ve şer olmak üzere iki ayrı tanrı şeklinde kendini göstermiştir düalizm. Burda anlatacağım şey “kainatı düalizm ile daha kolay anlayabiliriz” değil. Aslında bu dualiter yapı ve islam bağlamında birkaç diyeceğim var şöyle ki: dualiter yapıya sahip olan şeyler girifttir, iç içedir. Birinin nerde bitip diğerinin nerde başladığı belli değildir. Sıcak-soğuk dualizmine baktığımızda şunu görürüz; sıcağın nerde bitip soğuğun nerde başladığı belli değil. Mesela sıcak bir yaz günü hava 40 derece ise serin hava için havanın kaç derece olması lazımdır? 39, 38, 37…..20….10…..0 yada eksi dereceler mi? Bu sorunun cevabı tam olarak belli değildir. Soğuk ve sıcak arasında “ılık” diye bir form vardır ama ılık kaç derecedir sorusunun net bir cevabı yoktur,ılık olan dereceyi tam olarak tayin edemeyiz. Çünkü sıcak ve soğuk birbirlerinden net bir çizgi ile ayrılmamıştır. 20 derecede ılık başlar diyemeyiz çünkü 20 derece bana göre çok sıcak size göre ılık olabilir. Canlı-cansız dualizmine bakalım. Bugünkü bilim anlayışımıza göre cansızlığın nereden sonra canlılığa geçtiğini tayin edemiyoruz o yüzden sürekli canlılık tanımlarımız değişiyor. Bu dualiter yapı yin yang sembolü ile de çok iyi ifade edilmiştir.

Görünen alemde hal böyleyken islamda bu düalizme Allah’ın bütün çiftleri yaratması olarak bakılabilir. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (Bakara, 216) ayeti de aslında dualiter yapının nasıl birbirine girift olduğunu anlatır. Dualizm bir olgudur bu olguyu bilmeden Kur’an’daki dualizmi anlayamayız. Şimdi işin karmaşıklaştığı kısma gelelim. Varlık ve yokluk kümeleri de bu dualiter yapıya dahildir ve biz Allah tüm çiftlerin yaratıcısıdır dedik ve biz Allah var mı yok mu sorusuna Allah vardır cevabını veriyoruz peki Allah yarattığı kümeye nasıl dahil oluyor? Bunu küme metaforu ile açıklığa kavuşturayım. Ben (yaratıcı), biri A (varlık) biri de B (yokluk) olmak üzere iki küme çizsem. Ve bu kümelerden birine hayat versem ve onu çizen ile ilgili yorumunu sorsam. O da bana beni yaratan bana dahildir dese burda bir çelişki olmaz mı? Çünkü ben kümeyi çizenim dahil olan değil. Yani Allah varlık kümesini yaratandır kümeye dahil olan değil. Tanrı’yı anlatırken böyle çelişkilere düşmek kaçınılmazdır çünkü Tanrı aşkın varlıktır bizler içkin. İçkin olan aşkın olanı tarif edince çelişki doğuyor. Yani aslında Allah “var” yada “yok” değildir ikisininde yaratıcısıdır. Ama dil sınırlı olduğu için bunu tam olarak ifade edemediğimizden “Allah vardır” diyoruz. Bu benim Tanrı tasavvurumdur yoksa Allah’ın yokluğu yaratıp yaratmadığı, yokluğun mahiyeti apayrı bir tartışmadır. Yine Allah için iyi ve kötü düalizmini düşündüğümüzde Allah için iyi veya kötü diyemeyiz Allah iyiden ve kötüden münezzehdir. Allah’ı kendi kavramlarımız ile açıklayamayız bu bağlamda Allah’ın sıfatları ve isimleri Allah’ı anlamamıza yarayan işaret levhalarıdır yoksa haşa Allah’ı ilmimizle kuşatmıyoruz. Ama bugün dindarların çoğu Allah’a “iyi” diyor, ateistlerin “Allah kötüdür” fikrine karşı çıkıyorlar. Halbuki Allah Kur’an’da kendisi için “ğafur, rahim” dediği gibi “kahhar ve şedidül ikab” da diyor. Yani “iyiyim” demiyor istediğimi yaparım diyor tabi buna “adil” olma diyebiliriz islam literatürüne göre. Ama herkesin kendi tanrı tasavvuru vardır. Yani benim Allahım ile sizin Allahınız apayrıdır. Ama biz genelde Allah Ğafur’dur deyip bunun mutlak olduğunu zannediyoruz ama Allah kimisini de affetmiyor demek ki bu Ğafur’luk mutlak değildir hem Allah’ın mutlak olmasını anlıyamayız zaten sınırlı olan mutlak’ı anlamaz. Biz kapasiteli canlılarız, kapasitemiz sınırlıdır demiyorum çünkü kapasite ve canlılık başlı başına birer sınırdır zaten. O yüzden Allah ile ilgili konuşmaların hiçbiri dinin aslı olamaz çünkü herkes Allah’ı kendine göre farklı olarak anlar. Bütün sınırlılıklarımıza rağmen Allah hakkında konuşulan şeylerden çokta emin olmamak lazım çünkü bu tarifler bir beşer tarafından yapılır. Bence müslümanlar “Allah iyidir, merhametlidir.” demekten, ateistler de “Allah kötüdür,zalimdir.” demekten vazgeçmelidir çünkü Allah bizim tanımlamalarımızın ötesindedir sınırlı bir varlık olan bizler sınırlı bir dille onu tam olarak anlayamayız. Sonsuz olanı sınırlı olan anlamaya çalışırsa elbette anlamaz ve bazen saçmalar ve bu saçmalamalar caizdir. Allah’ı tarif eden kavramlar benim, Allah’ın değil ,bir dakika, Allah’ın kavramı ne demek? Biz anlamak için kavramlara muhtacız Allah değil. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyaç duymadan konuşması ne demek? Bu soyutluğa ben ulaşamıyorum. Aslında bu soyut bile değil. Vesselam.